Normalleşelim dediysek, bu kadar da demedik

Aylardır tartışmalı pozisyonları tekrar tekrar seyredip konuşmaktan, saha dışı müdahalelerle uğraşmaktan, bir türlü normal oyuna dönemedik derken...

Aylardır tartışmalı pozisyonları tekrar tekrar seyredip konuşmaktan, saha dışı müdahalelerle uğraşmaktan, bir türlü normal oyuna dönemedik derken... Bir arkamızı döndük ki normale dönmüşüz. Hem de fena halde dönmüşüz.
Normal oyunumuz eyyamcı defans oyunudur bizim. Saha senin oldu mu, rakibin kulağına fısıldanan her türlü küfür, tehdit, tükürük, ince tekme 'normal' sayılır. Bunu tribün de destekler.
Normal oyuna dönünce hemen 'sivil muhtıralarımızı' çakmaya başladık: 'Çıksın o zaman vatandaşlıktan.' Bir başbakanın böyle konuşmaya hakkı yoktur. Nokta. Niye mi yoktur?
Bir Genelkurmay Başkanı'nın nasıl yoksa, öyle yoktur. Biri silahlıdır, biri de devlet gücüyle teçhizatlıdır da ondan. İkisine de bu güç halk tarafından verilmiştir. Başbakan bu sözleri sarf edince, bu cümle bir 'tehdit cümlesi' olur. Ya da bunu biri böyle algılarsa, bunda bir gariplik olmaz. Bu kadar basit. 27 Nisan kadar 'basit' anlayacağınız.
Ama basit şeyler memleketimde muazzam zordur. Bu yüzden filozof fukarası memleketim, 'sokak feylosofu' doludur. Filozofla sokak feylosofu arasındaki farka gelince...
Sokak feylosofu ayan beyan görünen bir 'gerçeğin' idrakını sağlamak için bin dereden su taşır. Çünkü karşısında 'psikolojisi bozuk' 'patolojik' bir kitle, hatta bir kütle vardır.
Meramını anlatmak için aynı ispatı bin değişik şekilde yapmak zorundadır. Bininden biri, bir ihtimal tutar diye. Sokak feylesofu için ispatın 'estetiği', güzelliği, gönüle hitap etmesi önemlidir. Yeni bir şey söylemez sokak feylesofu. Söyleyemez. Zaten onun diyarında adama 'yeni bir şey' söyletmezler. Gerçek bir filozof ise bir üfürür, üfürünce kurumuş bin dere suya kavuşur, şırıl şırıl akmaya başlar. Onun diyarında insanlar 'yeni şeyler duymaya' açtır ve açıktır.
Bu memleket filozof olacak çapta sağdan soldan kaç kişiyi sokağa gömmüştür, ben bile kısa ömrümde sayamadım.
Başbakan'a ve partisine karşı yapılan 'şike'yi savunan veya önemsemeyen yazarlar olduğu gibi, bu 'şikeye' karşı bıkmadan usanmadan en ağır şeyleri söylemiş yazarlar da medyamızda fazlasıyla mevcuttur. Bunların hepsi de kemiksiz AKP'li değildir. AKP'yi öncelikle vicdanen desteklemişlerdir. Ben de bu kişilerin arasında yer alıyorum. Bu dönemde AKP'yi desteklemeyi bana da en temelinde vicdanım emretmiştir.
Demokrasiye müdahale eden Tayyip Erdoğan olunca, 'bir kısım medya', 'ilke' mücadelesinden 'ilkel' bir partizanlık savaşına hızla dönerek, beni olmasa bile vicdanımı hayli şaşırtmıştır. Bu çevreler, Başbakan Erdoğan'ın adaletsizliğini' 'adalet adına' destekleme, 'empatileme' yarışına girmişlerdir. Bir sabah, bir anda muhaliflerine benzemişlerdir. Söz konusu 'ilkeler' değil 'partizanlık' olunca, bu 'adalet silahı' elde patlayabilir, aman dikkat!
Bir Genelkurmay Başkanı'na karşı olabilir, ama bir köşe yazarına karşı koskoca bir başbakan 'empati' ihtiyacı içinde olabilir mi? Mazlumluğun da bir sınırı vardır. O da, inandırıcılıktır.
Duruşundaki 'ilkesel üstünlüğün' farkına varıp bu farkı korumaya heves eden niye bu kadar az insan var bu ülkede? Bütün 'ilkesel üstünlükler' yoksa tesadüfi mi?
Başbakan ülkeyi yine 'karikatüre' döndürmeye çalışarak ne yapmaya çalışıyor? Benim 'asıl halkım' bana yeter, şu demokratlığıma yine 'ani bir tenzilat' yapayım da, 'demokratlar' yine açılıversin şöyle kenera mı diyor? 'Asıl halka' güvenenlerin sonu ortada.
Burada Başbakan'a yapılacak öneri Genelkurmay Başkanı'na yapılan öneriyle aynıdır, köşe yazarı olmak istiyorsa, istifa etsin. Türkiye'nin en büyük gazetesinde başyazar olacağından ben eminim.
Tirajı ikiye katlar. Daha ne olsun?
Kürek mahkûmu Bekir Coşkun'a gelince, 'kürek arkadaşını' denize atmak için 'yeni kıta'nın görünmesini bekleyen genel yayın müdürünü 'tanıyorsa', varsın Cumhurbaşkanı'nı tanımasın.
Kürek dediği de 'fırın küreği' besbelli.
Yine bir garabet başladı. 'Eski' cumhurbaşkanı yolda makam arabasını durdurup bir köşe yazarıyla hicranını paylaşıyor. Aradım, mesaj bırakamadım falan. Çok mahcup ve çok hakikatli. Başbakan ise 'Türkiye'yi durdurup' aşağıya inip bir köşe yazarına haddini bildiriyor. Çok kibirli ve çok hovarda. Ha bir de, bu iki köşe yazarı da 'kürek arkadaşı'.
Acaba benim için ne zaman bir cumhurbaşkanı yolda duracak, arabadan inecek, yüzünde samimi hüzün dolu bir ifadeyle yalnızlığımı kucaklayacak.
Ya da bir başbakan memleketi durdurup aşağı atlayıp ağzıma biber sürecek. Köşe yazarlığının yeni çıtası da bu, o yüzden hani.
Normalleşelim dediysek, bu kadar da demedik.