Seni sevmeyen ölsün

Size bir bilimkurgu hikâyesi anlatmak istiyorum. Tabii bu hikâyenin 'kurgu' tanımlaması Türkiye'de artık hükmünü yitirmiştir.

Size bir bilimkurgu hikâyesi anlatmak istiyorum. Tabii bu hikâyenin 'kurgu' tanımlaması Türkiye'de artık hükmünü yitirmiştir. O yüzden hikâyenin tarzına ne isim vereceğiniz size kalmış. Bu hikâye benim aklımdan mı çıktı, yoksa bir yerde mi okudum, gerçekten hatırlamıyorum. Son günlerde bir bok çuvalına dönmüş dimağımın bir yerlerinden çekip çıkardım işte. Sonra da ellerimi yıkamadım. Bu yazıyı o ellerle yazıyorum. Umudum, ellerimin kokusunun kelimelere sinmesi. Kelimelerin ve anlamların tükendiği yerde, insanlar susar, 'kokular' konuşur. Bu da benim Wittgenstein'a yaptığım katkı olarak geçsin tarihe.
Kimse Türkler felsefe yapamaz demesin bundan böyle.
Bir ülke varmış, bir yerlerde, belki uzak bir gezegende. Bu ülkenin bir de hukuku varmış.
Gelin görün ki, bu hukukun da benzersiz bir özelliği varmış. Bu ülkenin kanunları kimse tarafından bilinmezmiş. Bu kadarı neyse de, daha da garibi, bu ülkede yükselenler de, mahvolup gidenler de, bilinmeyen bu kanunları çiğnedikleri için başarıya ya da hazin sona nail olurlarmış.
Bu acayip denklem nasıl mümkün, isterseniz askeri terimlerle anlatayım. Ben ister istemez askeri terimlere tercüme ettim kafamda, çünkü anlamanın da anlaşılmanın da başka mecrası bu iklimde artık kalmadı.
Bir mayın tarlası düşünün. Elinizde mayın haritanız yok. Ve hayatta kalmak, başarmak için karşıya geçmek zorundasınız. Geçerken bir mayına basma ve yok olma ihtimaliniz ise yüzde 100. Ama bu sistemi kuranlar her şeyi düşünmüşler. Bu mayınlar öyle bildiğiniz mayınlardan değil. Bazen 'aktive' ediliyorlar, bazen 'aktive' edilmiyorlar. Bunu bilmeniz mümkün değil. Onun için bir mayına bastığınızı fark ettiğinizde, yerinizde, ayağınızı kaldırmadan, kıpırdamadan durmuyorsunuz. Şansınızı deneyip, ayağınızı kaldırıp yürümeye devam ediyorsunuz, patladı patladı, patlamadı, siz o şanslı kişilerden birisiniz. Yürümeye devam edebilirsiniz.
Tabii bu ülkede bu gizli 'aktivasyon sistemi' üzerine teori yapanlar da bolmuş. Bazıları bunun gizli bir matematiği olduğunu düşünürmüş. Tabiatıyla, bu ülkenin siyaseti de bu teorilerden ibaretmiş. Başarılı siyasetçisi de siyaset düşünürü de, hayatta kalmayı başardıysalar eğer, bunu şanslarına değil, teorilerine, stratejilerine, öngörülerine bağlarlarmış. Onları da suçlamamak lazım. Onlar da insan tabii, başarı, ehemmiyet, ekmek parası onların da hakkı.
Bu gezegenin akıbetini bilmiyorum. Gelelim bizim gezegene, Türkiye'ye.
Cumhurbaşkanını halk mı seçsin? Asker ne düşünüyor biliyor musunuz?
Biliyorsanız, bize de söyleyin. Bilmiyorsanız, konuşmayın.
Erken seçim mi olsun? Asker ne düşünüyor? Biliyoruz. Boşuna konuşmayın.
Anayasa Mahkemesi'nin kararı doğru bir karar mıdır? Asker ne düşünüyor, biliyoruz.
Boşuna konuşmayın.
Yüzde 10 barajı indirilsin mi? Asker ne düşünüyor, çok iyi biliyoruz. Sakın ha konuşmayın!
Seçimden aynı Meclis ve AKP güçlenmiş olarak çıkarsa ne olur? Kimse bilmiyor.
İstediğiniz kadar konuşabilirsiniz.
1 Mayıs'ın sorumlusu kimdir? Devlet mi, hükümet mi? Bilmiyoruz.
İsterseniz, bunu konuşalım.
Atatürk'ün bu millete duyduğu 'büyük aşkın' ifadesi, 'büyük temenni' cümlesi, benim hep 'Ne mutlu Türk'ü, Türklüğü sevene' diye okuduğum 'Ne mutlu Türküm diyene' cümlesi, artık 'SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN' diye okunacaktır.
Bu mayın patlayacak, ama ne zaman patlayacak? Kimse ama kimse bilmiyor.
İsterseniz, bunu konuşalım.
Bu durumun bana ulaşan 'kokusunu' size Seyhan Erözçelik'in bir şiirinden dizelerle aktarayım.
'PARONİA MON AMOUR!/BİR AŞK NASIL BOĞULUR?'
Bu yazıyı kimse üstüne almasın, cevaplamasın, kafaya takmasın. Bu yazı yalnızca ve yalnızca 2.5 yaşındaki oğlumun gözünde birgün küçük düşmemek için yazılmıştır. Artık, başka hiç kimseye karşı bir siyasi sorumluluk duymuyorum. Sizinle yalnızca paylaştım. Paylaşmaya hakkım var mıdır? Yok mudur? Kim bilir?
'Salon demokratlığı' yapmanın zamanı değil diyenler her daim haklı olanlardır. Ama ben yine de, bu 'ıssız salonu' terk etmeyeceğim, 'demokrasi çadırımı' alıp çatık kaşların arka bahçesine çatmayacağım.
Önemli bir not: Dün Perihan Mağden'in köşesinde yayımlanan bildirinin altına cân-ı gönülden imzamı atıyorum. Ayrıca, velayeti bende ve annesinde olan küçük oğlumun imzasını da annesine danışmadan benimkine ekliyorum. Bildiride duyduklarını ifade ettikleri 'utanç'ı kendimi 1000 yaşımda hissetiğimden 1000'le çarpıyorum. Hiçbir şeyin onlara benim şu anda duyduğum raddede 'utanç ve eziklik' duyurmamasını temenni ediyorum.