Şerif Mardin-Ayşe Arman meselesi

'İran korkumuz' vardı. Bizim korkumuz. Has korkumuz. Çoluğumuzun çocuğumuzun bildiği korku. Üstünde konuşmaya gerek duyulmayan korku.

'İran korkumuz' vardı. Bizim korkumuz. Has korkumuz. Çoluğumuzun çocuğumuzun bildiği korku. Üstünde konuşmaya gerek duyulmayan korku. Anlamı belirsiz ama referansı çok net korku. Ne oldu o korkuya? Bunca yıldır kapımızın önünde beslemiştik. Biraz yırtıcıydı ama sadıktı. Nereye kayboldu o korku? Bir sabah kalktık ki, kapının önünde 'İran korkusu' yok.
Almış başını gitmiş. Yerinde yepyeni bir korku duruyor. Huyunu suyunu bilmediğimiz bir korku. 'Malezya korkusu' var kapıda. 'Mahalle baskısıyla' gelmiş buraya. 'İran korkusu' kendi kendine mi gitti? Yoksa mahalle baskısıyla mı? O da meçhul.
'Malezya korkusu' daha ufak tefek ama daha yırtıcı. Daha da beteri, biraz huysuz bir korku. Isırmıyor, dişleyi dişleyiveriyor. Halbuki İran korkusu aslan gibiydi, yalnız yoldan geçeni değil, ev sahibini bile korkuturdu hani.
Oğuz Atay'dan bir replik, hiç çıkmaz aklımdan:
"Niye böyle yaptın memleketim, niye azgeliştin?"
Ayşe Arman'la Şerif Mardin'in röportajını okuyunca da insanın içinden benzer bir şey geçiyor. "Niye böyle yaptın memleketim? Niye 'mahalle baskısı' diye bir şey yarattın?"
"Niye beni böyle sersefil, çaresiz bıraktın?"
'Hani yerden göğe kadar doğru da, ne yapacağız şimdi biz?' hissi. Var işte kör olasıca.
Hep vardı. Hâlâ var. 'Mahalle baskısı' işte. Git desen, gitmiyor. Hain hain bakıyor. Orada öyle duruyor.
Sırf 'mahalle baskısı' mı? Mesela bir de 'filistin askısı' vardır Şerif Mardin'in 'parlamento dışı güçleri' arasında. Ama 'filistin askısı' bir süreliğine geri çekildiği için, 'mahalle baskısı' aldı sahneyi.
Hani hak etmiyor da değil. İnandırcı mı?
İnandırıcı. Korkutucu mu? Korkutucu.
Peki ben niye korkmuyorum? Ben normal değil miyim? Kinaye yok. Hakikaten soruyorum. Ben niye korkmuyorum? Belki, bu memlekette daha büyük korkular yaşadığım için korkmuyorum. Üstelik kendimi 'dinsiz' addediyorum. Peki ben niye korkmuyorum?
Belki 'mahalle baskısı' artık korkulacak bir şey olmaktan çıktı, belki ben bunu hissediyorum. Belki sezgilerim kuvvetli. Belki benim sezgilerim Şerif Mardin'den daha kuvvetli. Belki zamanın kokusunu daha iyi alıyorum. Olamaz mı yani? Belki de yanılıyorum. Belki de yalnızca korkmaktan korkmuyorum.
Yoksa, korkup korkmamam gerektiğini Şerif Mardin'e mi sormalıyım?
'Bir gün Malezya olur muyuz, olmaz mıyız? 'Olamayız' deyip, içimizi rahatlatır mısınız lütfen...' mi demeliyim? 'Buz mavisi' gözlerine bakarak Şerif Mardin'in.
Ama ben ona böyle bir soru soramam. Soramam, beni terslemesinden korkarım.
'Böyle dangalakça soru sorulur mu?' demesinden korkarım.
'Beni terapist mi sandın?' demesinden korkarım.
'İçinden korkuyu zamanla insan kendi alır, kimi erken alır, kimi geç alır, kim hiç alamaz' demesinden korkarım.
Ama Ayşe Arman korkmadan soruyor bu soruyu Şerif Mardin'e.
Ben soramam, korkarım. Ben birisine korkup korkmamam gerektiğini sormaktan çok korkarım.
Siyasetin gerçekten bir 'bilim' olmasından korkarım. Siyasetbilimcinin bu kadar net sorular sorulacak, bu kadar net cevaplar beklenecek biri olması ihtimalinden korkarım.
Siyaset bir 'bilimse', bir 'siyasetbilimciyi' diğerinden ayıracak bilim, hangi bilim?
Böyle bir 'bilimin' olmamasından korkarım.
Ama Ayşe Arman korkmuyor. Soruyor.
Beni Ayşe Arman korkutuyor, onun soruları korkutuyor, Şerif Mardin'in cevapları değil.
Şerif Mardin diyor ki: Bilinemez olan bilinemez. Korkmaktan korkmayın.
İnsan risk alabilmeli. Risk aldığını düşünen uyanık olmalı. Bekleyelim, görelim. Öngörmeyelim.
Cesaret, korkudan uzak yaşayabilmek değildir, korkularını yönetebilmektir.
Kendi korkularıyla başkalarını yönetmeye kalkmanın sonu ise, korkarım, esarettir. Bunu da ben söylemiş olayım naçizane.
Şerif Mardin, evet çok saygıdeğer bir akademisyendir. Ama asla 'hoca' değildir. Ondan bir 'hoca' çıkarmaya kalkanlardan korkarım.
Hangi mahallede olursa olsun. Bizim mahallede ya da aşağı mahallede her adımını atmadan.
Fellik fellik, kendine 'hoca' arayanlardan korkarım.