Son bir deneme

Albert Camus bir futbol âşığıydı. Bir arkadaşı bir gün ona, "Bir seçme şansın olsaydı, futbolu mu, tiyatroyu mu seçerdin?" diye sormuş, Camus, "Hiç tereddütsüz futbolu seçerdim" diye cevap vermişti. .

Albert Camus bir futbol âşığıydı. Bir arkadaşı bir gün ona, "Bir seçme şansın olsaydı, futbolu mu, tiyatroyu mu seçerdin?" diye sormuş, Camus, "Hiç tereddütsüz futbolu seçerdim" diye cevap vermişti. .
Futbol bir düdükle başlar, bir düdükle biter.
Halbuki hayat zamansız bir doğumla başlar ve ansızın ölümle biter.
Ne zaman doğup ne zaman öleceğinizi bildiğiniz bir hayat düşünün. Bu hayatı basit ve sade yaşamak istemez miydiniz? Böyle bir hayatta öncelikleriniz gün gibi berrak olmaz mıydı?
Bu öncelikler konusunda diğer fanilerle anlaşmanız kolay olmaz mıydı? Basit, sade ve adil bir hayat. Yalnızca hayatın sürprizlerine açık bir hayat. Ölümün ve cinayetin sürprizlerine değil. Her şeyin hayatta ve sahada kalacağını bildiğiniz bir hayat. Herkesle aynı şartlar altında, aynı basit kuralların hükmüne boyun eğmiş olmanın verdiği iç rahatlığıyla, her şey bittikten sonra herkesi kucaklayabileceğiniz bir hayat.
En beşeri ihtirasın, en uhrevi tevekkülün ve en uslanmaz oyun arzusunun birbirini öldürmeden yaşayabilmesi için basit ve sade bir adalet anlayışı kaçınılmazdır.
İngiltere'de futbola ilk penaltı kuralı konduğunda penaltıya karşı çıkanlar olmuştu. Gerekçeleri, 'Penaltının centilmenliğe aykırı olmasıydı.' Bence burada mevzu yalnızca 'ahlaki' değildi.
Mesele, kalede hareketsiz duran bir kaleciye gol atmanın 'zevksizliği', 'çirkinliği' ve 'tatsızlığıydı'.
Futbol gibi her şeyin basit olduğu bir oyunda, ahlak, kurallar ve oyun zevki aslında tek ve aynı şeydir. Futbolda ahlak yalnızca ahlak için yoktur. Adalet yalnızca adalet için yoktur.
Ahlak ve adalet yoksa, futbolun zevki de yoktur. Estetik ve etiğin aslında bir ve aynı şey olduğunu anlamak için futbola bakmak yeter.
Bir futbol sahasında, hatta futbol stadyumunda ne olursa olsun, olanlar, o ülkede gerçekte olanların yanında her zaman çok masum kalır. O yüzden futbol üzerinden toplumsal analiz yapmaya hep kuşkuyla bakmışımdır. Futbol en kötü haliyle bile, 'gerçek hayattan' çok daha ahlaklı, çok daha adildir.
Eski Roma arenaları halkın kana susamışlığını giderdiği bir mekân olarak telakki edilir. Bugünden bakınca öyle görünür. Tarih gariptir. İçinde yaşandığı dönemin havası, kokusu eksik olunca tarih, yalnızca bugünü yağlamaya yarar. Ama belki de Eski Roma, arenaya vahşet için değil, adalete susamışlığını dindirmek için gelirdi.
Çünkü arenadaki vahşet, arenanın dışındaki vahşetin yanında hiç kalırdı.
Çünkü arenanın dışında aslanların önüne atıldığınızda elinize bir küçücük bıçak bile tutuşturmazlardı.
Çünkü arenanın dışında yüz yüze mücadele yoktu, pusu vardı, kalleşlik vardı, hainlik vardı.
Belki hukuk vardı. Ama herkesin hukuk şansı yoktu. Arenanın dışında adalet, bütünüyle tesadüfi ve saçmaydı. Çünkü hukuk ve adalet apayrı şeylerdi.
Biz de 2007 yılında hukukun ve adaletin apayrı şeyler olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bırakın futbolu, bugün insanların birbirini kestiği bir arenaya koşsak her hafta sonu, aynı eski Romalılar gibi, oraya kan görmek için değil, biraz olsun adalet görmek için gittiğimizi düşünürdüm.
Hrant Dink'i infaz etmeden eline son bir yazı yazması için bir kalem ve bir kâğıt verseydik ve karşısına faşizmin ensede patlayan silahlarını, ogünlerini yasinlerini, köpek öldürür gibi insan öldürmekten bahseden devletin kimi emniyet görevlilerini, hukuktan hakikati gizleyen valilerini koysaydık. Ve gösteri başlasaydı. Hrant Dink hiç olmazsa son yazdığı yazıyı okusaydı. Ondan sonra herkesin alkışları, bağırışları, tezahüratları arasında Hrant Dink'in paramparça edilişini seyretseydik, şu an olan bitenden çok daha adil olmaz mıydı? Olurdu.
Hukuk ve siyaset karmaşık olabilir, ama adalet basittir. Günahtır başbakanım günahtır.
Hrant Dink'e günahtır. Dahası, bu memlekete, adalete günahtır.
Durmaya çalıştığınız yer artık bir yer değil, çirkin ve kanlı bir taraftır.
Adaletin bu kadar müstehcen, bu kadar aleni bir şekilde iğdiş edilmesinin yanımıza kalacağını mı zannediyorsunuz? Hukukun ve adaletin birbirine kavuşmasını ısrarla engelleyen ne?
Tribünler mi? Oy kaygısı mı? Sayılar ve rakamlar mı?
"Sayılar onları o kadar büyülemişti ki, sonunda ölülerini bile sayar oldular."
Ben bu konuda bütün mecralarımı tükettim. Benden başka birçok insan da tüketti.
Siz de sayın başbakanım, bugüne kadar tınmayarak bizim çaresizliğimizi tescil ettiniz.
Ama unutmayın, hiçbir şey hiçbir zaman sizin çaresizliğinizi tescil edemez. Etmeyecek.