'Türkiye Mecburiyeti'

AKP yüzde 48 oy aldı. Ya mesela yüzde 38 alsaydı, ne olacaktı? Artık anlaşılıyor ki, bu AKP adına büyük ama çok büyük bir hezimet sayılacaktı. CHP büyük bir zafer kazanmış olacaktı.

AKP yüzde 48 oy aldı. Ya mesela yüzde 38 alsaydı, ne olacaktı? Artık anlaşılıyor ki, bu AKP adına büyük ama çok büyük bir hezimet sayılacaktı. CHP büyük bir zafer kazanmış olacaktı.
Halk AKP'ye dersini vermiş olacaktı.
AKP karşısında öyle bir zihniyet var ki, yenilmeleri yetmiyor, ezilmeleri gerekiyor.
Ancak ezildikleri zaman kendilerini yenik addedebiliyorlar. Ezilmeyip yalnızca yenik oldukları zaman 'ordu çarpanıyla' çarpılıp çoğalıyor ve kendilerini iktidarda görüyorlar.
Bu 'ezme mecburiyeti' Türkiye'yi ayrıca geriyor. Bu kez 'eziklik' psikolojisiyle uğraşmak gerekiyor. 'Ezilerek geri çekilmek' dışında başka bir seçenek göstersen, büyük ihtimalle ezilmeyeceksin, yalnızca yenileceksin.
Yani Türkiye'de siyaset, sağlıklı bir demokrasinin gerektirdiği 'relative' (izafi) terimlerle bir türlü yürümüyor. Sürekli bir 'absolute' (mutlak) arayışı var.
Bir taraf diyor ki: Hak, hukuk, anayasa beni kesmez. Hükümette olman, Meclis'te yeterli çoğunluk olman bana yetmez. Ben bundan anlamam. Anlamam için kafama dank ettirmen lazım. Kafasına dank ettiriyorsun. Bu sefer bağırıyor. "Ne kafama vuruyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun? Demokrasilerde bu kadar sert olunmaz. Madem galipsin, bir 'jest' yapmalısın."
Ortaya 'jest yapma' mecburiyeti diye bir mecburiyet daha çıkıyor. Önce 'uzlaşma mecburiyeti' vardı. Seçimden sonra bunun adı oldu 'jest yapma' mecburiyeti.
Demokrasinin bence en güzel yanı, işte böyle her şeyi yavaş yavaş görünür kılmasıdır.
Kulağa hoş gelen 'uzlaşma mecburiyeti', 'jest yapma mecburiyetine' dönüşünce, işin saçmalığı ortaya çıkıyor. Çünkü jestin mecburiyeti falan olmaz. Bunu çocuklar bile bilir. Yoksa bir jest yapıp bilmezlikten mi gelelim?
İnsan anlıyor ki, AKP yüzde 65 alsa, bu kez 'âlicenaplık mecburiyeti' gündeme gelecekti. Yüzde 90 alsa, sanırım geriye yalnızca 'mecburiyet' kalacaktı. Türkiye Cumhuriyeti'nin adı da en şeffaf haliyle 'Türkiye Mecburiyeti' olacaktı ve rahatlayacaktık.
Demokrasiye ilk ışıklar düşünce ortaya çıkıyor ki, Türkiye'de 'sosyal demokrasi' demokrasiye pek itibar etmediğinden, yalnızca 'sosyalleşmeyi' başarmış ve bu 'sosyalleşmenin' sonucunda da en çok oyu Etiler (yüzde 80), Teşvikiye (yüzde 60) gibi semtlerden almıştır.
Peki sen nerede, ne zaman 'demokrasi'den böyle vazgeçtin?
Kimse senden sabah akşam demokrasi havariliği yapmanı da beklemiyordu. 2007 yılında kendine 'sosyal demokrat' diyorsan asgari bir demokrasi refleksin de artık olsun. Gerçekte yoksa bile, 'şıklık' olsun diye olsun.
Fanatizmin şahikasındaki futbol kulubü yöneticileri, ikiyüzlülük yaparak bile olsa, şike söylentilerine 'büyük bir şiddetle' tepki verirler. Çünkü siyaseten doğru olan budur.
Ama gelin görün ki, halkın partisinin lideri, halkın ayan beyan gözü önünde cereyan eden 'şike' olayına aynı tepkiyi vermez. Sonra da çıkıp "Ben Türkiye'nin en güvenilir siyasetçilerinden biriyim" der. Neyine güveneceğiz, şikeciliğine mi?
Yoksa 'En güvenilir kurum ordudur' anketine mi kandın?
O kurum, Devlet Su İşleri olsaydı, gel 'Su İşleri' ülkeyi yönet mi diyecektik?
İzlediğin siyasetin üzerine bir uçtan bir uca düşen ordu gölgesine bir karşı çık da, görelim. Karşı taraftan daha yüksek sesle karşı çık ki, duyalım. Yahu yalandan bile olsa yap.
İstersen bunu orduya danışarak yap. Danışıklı dövüş olsun. Demokrat olamamak başka şey, siyaseti okuyamamak, siyaseten yanlış, beceriksiz, basiretsiz olmak başka şey. Ama ikisini de olamıyorsan, sen bir sıfırsındır.
Senin bu koca sıfırın henüz her yerden görülmüyor. Tümüyle görünür olduğu güne kadar giden yol alacakaranlıktır. Koca sıfırının her taraftan pırıl pırıl göründüğü gün ise 'Türkiye Mecburiyeti'nin son günü olacaktır.