Türkiye'de İslam fundamentalizminin önündeki en büyük, hatta tek engel AKP'dir

'Refah toplumu', iyi kötü vicdan ve aklıselim sahibi olan herkesin en azından kâğıt üzerinde karşı çıkmadığı, çıkamadığı bir kavramdır.

'Refah toplumu', iyi kötü vicdan ve aklıselim sahibi olan herkesin en azından kâğıt üzerinde karşı çıkmadığı, çıkamadığı bir kavramdır. Bu kavramın, bilirsiniz, özü basittir: 'Herkes refah sahibi olmadan kimse refahını tam olarak idrak edemez.'
Turgut Özal'ın bu ülkenin gelmiş geçmiş en önemli siyasetçilerinden biri olarak telakki edilmesinin belki de en önemli nedeni, 'refah' kavramını yukarıdan da olsa, bu ülkeye ilk takdim eden kişi olmasıdır. Özal'dan önce, yaşı kifayet edenler hatırlar, görünüşte neredeyse 'sınıfsız' bir toplumda yaşıyorduk. O yıllarda Türkiye'nin ithalat-ihracatının milli gelire oranı Demir Perde Ülkeleri'nin çoğundan, hatta sanırım hepsinden daha düşüktü.
Yani Demir Perde Ülkeleri'nden bile daha kapalı bir ekonomide yaşıyorduk.
O devirde, 'Amerikan Pazarı'ndan edinilen bir blucin şimdiki 'Ferrariler'den daha kıymetli, daha havalıydı. 'Ferrari'sini satan bilgeler' yoktu, bir blucine tamah etmeyen bilgeler vardı.
Ne varsa onla idare ediyor, yoksa, aynı kuyruklara hep birlikte bir ordu gibi talim ediyorduk. Paranın anlamı pek tabii vardı da, pek bir 'referans'ı yoktu. 'Prestij', paradan çok daha önemliydi. Prestijden anlaşılan da ucundan bucağından da olsa yönetici elitin bir parçası olmaktı. Devlette memuriyet, doktorluk, subaylık Türk'ün varabileceği en yüksek noktalardı. Anlayacağınız, bir 'ulusalcı ütopya' yaşıyorduk hep birlikte.
Derken Özal geldi ve ünlü Amerikan deyişiyle 'If you' ve 'got it, flaunt it' dedi. Yani, varsa, saklamayın, varlığınızı harcayın, göstermekten çekinmeyin, zenginlikten hicap duymayın.
Hadi, dedi, şu 'tek vücutmuş' numarasından vazgeçin, herkes kendi sınıfına geçsin bakalım. Büyük infial, büyük endişe başladı toplumda. Özal, 'parası olana' parasını Türkiye'de harcamayı, harcayabilmeyi teklif etti. 'Parası olana' refah önererek, kimilerine göre toplumu böldü. Oysa olan biten, zaten gerçekte var olan bir ayrımın şeffaflaşarak, hakikatin tecelli etmesinden başka bir şey değildi. Özal'dan sonra 'Beyaz Türkler' söylene söylene sınıflarını idrak ettiler. Memurluk, doktorluk, subaylık eski prestijini yitirdi.
En azından burjuvazinin bir kesimi refahı tattı.
Bu, bütün bir toplumun refahı tatmasından çok uzak bir durumdu, ama artık Türkiye'de 'refah' sözlükten çıkmış, hayatta işaret edilebilir hakiki bir kavram haline gelmeye başlamıştı.
Zamanla Türkiye'deki 'muhafazakâr Müslüman' kesim de 'paralı' olmaya başladı. Hem de muhafazakârlıklarından feragat etmeden bu zenginliğe ulaşmayı başardılar. Onların burjuvazisi de 'zenginliğini yaşamak' istemeye başladı. İşte çıngar burada koptu.
Onlara dendi ki: "Siz zenginliğinizi bizden, Beyaz Türkler'den farklı bir şekilde yaşayamazsınız. Muhafazakâr Müslüman ve para sahibi olabilirsiniz, ama paranızı bizim gibi harcamalısınız. Bizim gibi denize gireceksiniz, çocuklarınızı biz çocuklarımızı nasıl okutuyorsak öyle okutacaksınız." Yani bu insanlara tabir caizse 'amele burjuva' olmakla yetinmeleri emredildi. Kazandıkları zenginliği harcamaya geldiklerinde, Beyaz Türkler'in 'hizmet sektörlerine' talim etmek zorundaydılar. Hizmet sekörü addedilen birçok şey de zaten 'kamusal alana' giriyordu ya da sokulabiliyordu. Ve ucu Atatürk'e vardırılabiliyordu.
Böylece, köşeye sıkışan 'muhafazakâr Müslüman' kesim 'sınıfsız' yaşamaya mahkûm edildi. Tek vücut haline getirildi. Müslüman kimlik sınıfsal kimliğin önüne geçirildi. İşçisinin de, patronunun da aynı çaresizlikten aynı şekilde yaşadığı, çocuklarının eğitim hakkının aynı şekilde engellendiği bir grubun 'cepheleşmesinden' daha doğal ne olabilir.
Şimdi bu insanların burjuvazisi de da kapitalist bir düzende kendi refahını yaşamak istiyor ve mümkünse, sınıfsal yapısını idrak etmek istiyor. AKP bu yolda çaba veriyor. Yani izin verseler, AKP, 'Müslüman kesimi' kapitalizmin tabiatına uygun bir şekilde bölecek, herkese sınıfını idrak ettirecek. Sınıfsal kimiliğin dini kimliğin önüne geçebildiği daha sağlıklı bir kapitalist iklim yaratacak. Ama birtakım sağduyudan nasipsizler bir türlü buna izin vermiyor. Nedense onları hep cephede tutmak istiyor.
Bu acayip memleket, 'memleket bölünüyor' diye bağıranların sistematik olarak memleketi böldüğü, 'memleketi bölüyor' gözükenlerin ise aslında farklı da olsa bir birlik arayışı içinde oldukları bir memlekettir. Bu resim 'Kürtler' için de yukarıdakinden çok farklı değildir.
Bu yüzden DTP'nin içinde 'İslamcı, demokrat ve milliyetçi' uçlar bir arada var olmak zorundadır.
'Sınıflı' bir topluluğun cebren 'sınıfsızlaştırdığı' kitlelerle mücadelesi çok vahim sonuçlar doğurabilir.
Refahı burjuvasına bile çok gören bir memleketin, bir gün yoksuluna, işçisine, emeklisine refah bahşedeceği ise külliyen hayaldir.