'Yalnızca aynı fikirde olanlar tartışabilir'

Ünlü bir Fransız filozof 'Yalnızca aynı fikirde olanlar tartışabilir' diyor. Mesela Ankara'dan yola çıkıp İstanbul'a varmayı düşünen ve yolları tam olarak bilmeyen bir grup insan düşünün...

Ünlü bir Fransız filozof 'Yalnızca aynı fikirde olanlar tartışabilir' diyor. Mesela Ankara'dan yola çıkıp İstanbul'a varmayı düşünen ve yolları tam olarak bilmeyen bir grup insan düşünün, bu kişiler doğru yolu bulmak için tartışırlarsa, bunun adı tartışmadır. Çünkü bu gruptaki kişilerin hepsi aynı hedefe varmayı düşünüyorlardır. Tartışarak birbirlerinin eksik bilgilerini tamamlama ve İstanbul'a varma ihtimalleri artar. Yani tartışma, insanları ve insanlığı bir yerden bir yere götürebilir.
Oysa ülkemizde 'demokratik tartışma'dan anlaşılan nedense bunun tam tersidir. Ülkemizde farklı fikirde olanların tartışması beklenir. Halbuki farklı fikirlerin tartışması tartışma değil münazaradır. Münazara bir tartışma değil, tartışma üslubuyla idrak edilen bir siyasi propaganda yöntemidir. Münazara üçüncü kişileri, yani münazarayı izleyenleri varsayar. Ve bu izleyiciler arasından kendisine taraftar çekmeyi amaçlar. Yoksa, bir yerden bir yere gitmeyi değil.
Demokrasisi gelişmiş ülkelerde münazaraya yer yok mudur? Gayet tabii vardır. Ama genellikle siyasi propagandanın yoğun olduğu seçimler öncesinde mesela siyasi parti liderleri münazaraya girişebilirler. Yoksa bunun dışında televizyonlarda sabah akşam Amerikan güreşi tadında, demokratik tartışma görüntüsü altında yumurta tokuşturur gibi 'münazaralaşma' geleneği yoktur.
Ama memleketimde böyle midir? Tabii ki hayır. Münazaranın Türk'ün demokrasiyi kavrayışında neredeyse kutsal bir yeri vardır. Hatta bu,
zaman zaman öyle bir noktaya varır ki, aynı fikirde olanlar bir araya gelip tartışırken karşıt görüşten bir münazaracıyı aralarına
almazlarsa, bu antidemokratiklik olarak lanse edilebilir. Ermeni Konferansı örneğinde olduğu gibi. Yani aynı görüşte olanların bir 'özel alanı' olmamalıdır. Daima karşı görüş tarafından müdahaleye açık olmalıdırlar.
Halbuki demokrasilerde olması gereken, müşahedeye açık olmaktır, müdahaleye değil. Müşahede görevi de basınındır. Ama ülkemizde basın, müşahede görevini ustalıkla müdahaleye çevirmenin her daim şahikasındadır. Dahası basın, bir münazara üretim merkezidir. Medyamız tarafından münazara, yıllardır halkımıza 'demokratik tartışma' olarak yutturulmuştur.
Bizim gibi otoriter toplumlar niçin münazarayı tartışmaya tercih eder? Hatta daha ileri gidip münazarayı niçin tartışmaya ikame eder?
Çünkü münazara ikilemler üzerinden yürür. Büyütülen ikilemler toplumların 'yola getirilmesi' için mükemmel araçlardır. Münazaranın şehvetiyle ikilemler büyüyecek, korkutucu bir hal alacak, işte tam o anda 'yüksek otorite'nin sesi duyulacaktır. Uzlaşın, demokrasi bir uzlaşma rejimidir. Uzlaşmazsanız millet değilsiniz. Uzlaşmazsanız Cumhuriyet çökecek. Uzlaşmazsanız iç savaş çıkacak. Bunun bir mahallede iki genci birbiriyle önce kapıştırıp sonra da zorla barıştırıp mahalleninin abisi olmaya soyunmaktan en küçük bir farkı yoktur. Bir mafya yöntemidir sözün kısası.
Sonra 'toplumsal uzlaşma' kisvesi altında gelsin fikir pazarlıkları ve fikir tenzilatları. Açık baş mı? Türban mı? Hadi başörtüsünde anlaşalım.
Sürekli uzatılan münazaralarla çığrından çıkarılmış ikilemler, ani müdahalelere ve 'Merkezde buluşun' emrine bir anda teşne oluverirler. Ve müdahaleci de, münazarayı izleyenlerin gözünde 'itidal'in sesi olarak 'vazgeçilmez' bir hakem mertebesine yükselir.
Onun için Türkiye'de ne zaman 'tartışalım, uzlaşalım' önerisini duysam, eyvah 'münazaralaşıp' darbeyi yiyeceğiz korkusuna kapılırım. Çünkü bir münazarada uzlaşma ancak ve ancak dışarıdan ve yukarıdan bir darbeyle mümkündür. Çünkü farklı fikirlerde olanların felsefi çıkış noktaları, öncülleri birer inanç cümlesidir ve tabiatları gereği uzlaşmazdırlar. Bu yüzden uzayan bir münazara sonunda gelip bu noktaya inecek, bu noktada tıkanacak ve kaçınılmaz olarak itişmeye dönüşecektir.
Aynı fikirde olanların özgürce tartışabildiği toplumlarda fikirler derinleşir ve renklenir. Farklı fikirde olanların sürekli
'münazaralaştığı' toplumlarda fikirler soluklaşır ve vasatileşir.
Ancak aynı fikirde olanlar kendi aralarında tartışıp anlaşarak, fikirlerini farklı fikirlerle 'antlaşabilir' hale getirebilir.
Herkesin anlaşması gereken tek bir nokta vardır, o da meselenin anlaşmak değil 'antlaşmak' olduğudur. Yoksa, uyanık birileri düşen 't' harfini yerden kaldırıp bir hançer gibi toplumun kalbine saplamayı her zaman kendine şiar edinecektir.