Yeni yüksek kültür, Amerika

Bundan 30-40 yıl önce 'yüksek kültür' kelimesinin Amerika'yla yan yana gelmesi düşünülemezdi. O yıllarda 'yüksek kültür Amerika' sözleri 'hümanist yamyam' tanımlamasının menziline düşerdi.

Bundan 30-40 yıl önce 'yüksek kültür' kelimesinin Amerika'yla yan yana gelmesi düşünülemezdi. O yıllarda 'yüksek kültür Amerika' sözleri 'hümanist yamyam' tanımlamasının menziline düşerdi.
Kara mizahın sınırında dururdu. Yüksek kültür Avrupa'ydı. Yamyam ise Amerika.
Aslında o yıllarda da Amerika'da gizli bir 'yüksek kültür' oluşumu vardı. Avrupa'da ise yüksek kültür tarafından hasır altı edilen bir yamyamlık.
Derken ne olduysa oldu. İşler değişti. Avrupa medeniyeti son bir alkışa bile fırsat vermeden yüksek kültür sahnesinden kayboluverdi.
Ve gün geldi, devran döndü. 2007 yılında Time'ın bu haftaki kapak konusu.
'Fransız Kültürünün Ölümü'. Bunu Time dergisinin Amerikan propagandası olarak yorumlamak isteyebilirsiniz.
Ama Time dergisi bundan otuz kırk yıl önce böyle bir kapak yapmak istese bile cesaret edemezdi. Buna Amerikalılar bile inanmazdı.
Peki Time dergisi bugün bu cesareti nereden alıyor? Hakikat payından alıyor. Amerika her gün Avrupa'yı kültürel ve ekonomik olarak taşralaştırıyor, ikinci sınıflaştırıyor. 25-35 yaş arası 2 milyon kişilik çok nitelikli işgücü Fransa'dan Amerika'ya göç ediyor. Bir o kadar göç de Almanya'dan var.
Fransa, Almanya, yani Avrupa, uzun süredir dişe dokunur bir 'global kültür' hamlesi yapamıyor.
Ve bugün, Time dergisi Fransız kültürünün ölümünü başlık yapmakla kalmıyor, alt başlığında Fransa'yla kafa buluyor. Buyurun size o alt başlık. 'Hadi, hemen, hâlâ hayatta olan bir Fransız yazar ya da sanatçı söyleyin ki global bir ehemmiyeti olsun. Yok, di mi?'
Avrupalı sanatçılar akın akın New York'a, Los Angeles'a gidiyor. Orada gelecek arıyor. Siyasetten sonra şimdi de sanat ve kültür yeni merkezini işaret ediyor, Amerika'yı.
Avrupa dehşet içinde. Fransa bir süredir kaynıyor. Artık geçmişiyle hesaplaşmak istiyor.
İki yüzyıldır Avrupa'da sağ, geçmişi ve muhafazakârlığı, sol ise geleceği ve yeniliği temsil etmişti. Şimdi neyin neyi temsil ettiğini kimse tam olarak bilmiyor. Bu nasıl mümkün olabilir?
Böyle sorarsanız, aslında bu bir soru olmaz, bir yakınma olur. Çünkü 'Nasıl mümkün olabilir' diye soranlar aslında bir merak içinde değiller. Bir nedenden çok, bir fail arıyorlar. Ve çok geçmeden de faili buluyorlar. Vahşi neo-liberalizm Avrupa'yı mahvediyor da ondan. Yoksa Avrupa neredeyse mükemmeldi. Biz belki alışkın olabiliriz ama Avrupa bu tür 'mazlum kültürüne' alışık değildir. Amerika'nın mahvettiği, mahvedebildiği bir Avrupa. Bu da mı olacaktı?
Bir de bunu gerçekten merak eden Avrupalılar var. Onlar gerçekten 'Neden' diye soruyor? Belki Avrupa bir yerde bir yanlış yapmış olabilir diye düşünüyorlar. Avrupa'nın bile yanlış yapabileceği gerçeğini inanılmaz bulmuyorlar. Belki diyorlar, bugünü düzenlemeye o kadar verdik ki kendimizi, geleceğe, bilinemeyen geleceğe açık yapılar ve zihniyetler yaratmayı başaramadık. Adil olmaya çalıştık, ama içimize kapandık ve açık olamadık.
İşin garibi, son birkaç yıldır Türkiye'de siyaset ocağında pişirilen yemek de, her ne kadar altı iyice tutmuş ve dibi yanmış bile olsa, Avrupa kokuyor. Sağın solun karışmasının verdiği garip koku.
Ve Türkiye bir türlü Avrupalı olamamaktan ne kadar musdaripse, az buçuk Avrupalı olmaktan da artık o kadar musdarip. Sözün kısası, Türkiye bir türlü Avrupa kadar olmayı beceremezken, öte yandan Avrupa da artık eski Avrupa olmayı beceremiyor.
Tabii Barzani ve Irak gibi acılı kebap konular dururken Türkiye'de bunlarla ilgilenen pek kimse yok.
Düşüncenin ağababası Avrupalıları bile dumura uğratan yeni dünya düzeni, 301'in kuytusuna sığınmış bizleri nerelere uğratır hiç düşünmek bile istemiyorum. Bir iki sağ sol klişe ve kroşeyle bu işin üstesinden gelinebileceğini düşünenlere hayırlı işler diliyorum.