30 Ağustos vesilesiyle size, Ruhi oğlu Hakkı'nın iki 40 yılını anlatmak istedim

Bu yaşadığımız gün, yani 30 Ağustos, bakın bana neyin hesabını yaptırdı. Aslında bayramlar seyranlar için kalem oynatmayı sevmem. Sebebi gazete yazarlığı da olabilir.

Bu yaşadığımız gün, yani 30 Ağustos, bakın bana neyin hesabını yaptırdı. Aslında bayramlar seyranlar için kalem oynatmayı sevmem. Sebebi gazete yazarlığı da olabilir. Bir de devlet büyüğü amcalara bayram nutku metinleri yazmışlığım var. Sipariş, yazının en yorucu türüdür.
Şunu da ekleyeyim. Konuşma ve yazma, yani bu iki işi halka hitaben icra mesleğine ben küçük yaşta başladım. Bu vesileyle bunu da söyleyeyim, ki bir eksiğimiz kalmasın.
İlkokulun üçüncü sınıfındayken Samsun’daydık. Babam Tapu Grup Müdürü, yani «müdi-ran»dan biri («Müdürler, yöneticiler» demek). Eskiden, eşraf veya işadamı sıfatları bugün olduğu kadar geçerli değilken yani, taşra şehirlerinin önemli simalarıydı bu zevat. Vali, belediye reisi, defterdar (Maliye temsilcisi), maarif, sıhhiye, ziraat, tapu ve kadastro müdürleri, garnizon kumandanı ve en mühimmi, Koca Reis diye anılan Ağır Ceza Mahkemesi Reisi. (Unuttuklarım da olabilir.)
Memurlara verilen para o zaman da az ve yetersizdi. Ama ay sonunda bakkala, manava, kasaba olan borcunu en düzenli ödeyen gene de memurlar olurdu. Bu sebeplerden olmalı, meselleşmiş bir söz vardı: «Aileler  memura kız vermeyi sever!» derlerdi. (Zabit yani subaya heves etmemelerinin sebebi de, onların çok sık yer değiştirmeleri ve sık sık çok uzak şehirlere tayin edilmeleriydi.)
Samsun’daki ilkokulumun müdürü (Adını hatırlayamadığımı itiraf ederim), Cumhuriyet Bayramı töreninde okul çocukları adına konuşmak üzere beni seçmişti. Anamın o gün beni daha bir özenerek giydirdiğini, babamı da pek seven Vali Beyin (Fuat Tuksal’dı adı) konuşma ertesi beni çağırıp tebrik ettiğini hatırlıyorum. Heyecanlanmak veya gururlanmak gibi bir hatıram yok. Söylediğim üç beş cümleyi de ben değil, okul müdürümüz yazmıştı zaten.
Diyeceğim, ben meslek hayatıma kopya çekerek başladım zaten.
*
Bayramlık hatip olarak seçilmemin bence sebebi neydi onu da söyleyeyim size. Müdirandan birinin çocuğu olmam ve sanırım bir de dilimizi İstanbul ağzıyla konuşmam. 1930’lar taşrasında «deniz ırgalanır» yerine «dalgalanır» demek, öğretmenler nezdinde bir tercih sebebiydi. Sınıfta bir metni okuması eğer varsa İstanbullu ailelerin çocuklarından istenirdi.
Ben bu farktan faydalanmışımdır. Şimdi, şu bir önceki cümleyi yazarken düşündüm: Türkçe ile arkadaşlarımdan daha çok ilgilenişimin bir sebebi de, taşra şehirlerindeki, etkilenecek kadar hissettiğim bu fark olabilir. (Ben Kabataş Lisesi’ne kadar Denizli, Bursa, Ankara, Samsun (arada İstanbul), Adapazarı ve Adana şehirlerindeki dokuz ilk ve ortaokula devam ettim. Demek ki 8 sınıfı 9 ayrı mektepte okumuşum. Anlatabiliyor muyum?)
*
Öğrenim yıllarımın bu özelliğinde ısrar ederken, çok sık çevre ve arkadaş değiştirmenin, daha doğrusu değiştiregelmiş olmanın (Çünkü gazetecilik de sık sık yer, çevre ve patron değiştirilen bir iştir) insan karakterini etkilemesi gerektiğini de düşünmüyor değilim. (Mesele karmaşıklaşınca lafı nasıl da sakız gibi sündürüp uzattığımı gördünüz değil mi?)
Evvet efendim!
Bugün biz bu ülkenin insanları, 1922 yılında, başımızda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, arkalarında bütün bir halk olmak üzere, sahiden bileğimizin gücüyle kazanılmış bir zaferi kutluyoruz. Böyle bir yaşanmışın anlamını, değerini bilmeyenlere «Çekiver kuyruğunu gitsin!» derler, bilir misiniz?
Ben, hafızamdaki adı Kurtuluş Savaşı değil de Millî Mücadele olan bu savaşın hikâyesini daha çok, babamın bize anlattıklarıyla hatırlarım.
Savaş kahramanları benim zihnimde babamın askerlik hatıralarıyla şekillenmiştir.
Adapazarı doğumlu, Şehime ile Hakkı Bey’in çocukları Ruhi (babam benim) 1901’de doğmuştur. 1920 yılında Adapazarı İdadîsi’nin (lisesinin) son sınıfında öğrenci. Ve okul bandosunda. Klarnet çalıyor. Gönüllü bir ekip halinde asker olmak istiyorlar. Ve Millî Mücadele’ye, başından sonuna kadar bu sıfatla ve ekip halinde katılıyorlar.
1929’dan 1969’a kadar, kırk yıl boyunca ben babamdan (biz daha doğrusu, halakızı Semuş, amcakızı Çinçin ve Ayten, yarı zamandan sonra da kardeşim Işıl) Millî Mücadele hatıralarını dinledik; babamdan ve amcamdan. Bozüyük’te bir tren kazası haberi vardı cuma günü gazetelerde; acı bir haber, beş can kaybedilmiş, 21 yaralı var. Kaza Bozüyük’te olmuş diye, inanır mısınız daha çok üzüldüm. Oysa gittiğim bir yer değil, ama babamın savaş hatıralarında önemli yeri vardır bu şehrin, iyi bilirim.
Yer yer acı, üzücü de olsa Millî Mücadele benim bildiğim hikâyelerin en heyecanlısı, en teferruatlısı, insanı en iyi tarif eden ve en unutulmaz olanıdır. Tekrar be tekrar, hiç bıkmadan kırk yıl dinledim ben bu hikâyeyi. (Torun takımı! Bu son cümle siz sabırsız ve kadir-kıymet bilmezler içindi.)
Niye kırk yıl, diye sorabilirsiniz. Haklısınız, onu söylemeyi unuttum: Babamı 1969 yılında (o altmış sekiz ve ben kırk yaşlarımızdayken) kaybettik. Kırk iki yıllık devlet hizmetinden sonra emekliliğin tadını yazık ki henüz yeterince çıkaramamıştı.
1969’dan bu yana, aradan bir kırk yıl daha geçti. Benim ikinci kırk yılım. İlki babamla aynı dünyada, ikincisi babasız kalmış bir yaşlı adam olarak geçirdiğim.
Şimdi söyleyeceğim çoğunuzu kızdırabilir. Neylersiniz ki doğrudur. Tarihimize, toplum halinde ortak kaderimize ihanet gibi nahoş bir anlamı da olsa, benim bir gerçeğimdir.
Millî Mücadele hikâyesi, kırk yıl var ki benim için eskiden olduğu kadar çekici ve sevimli değil. Kırk yıl boyu, ben o hikâyenin bir kahramanıyla birlikte yaşadım.
Darılmayın lütfen ve beni ayıplamayın! Can Yücel’in dizesi hatırınızda mı? Hani, Hayatta ben en çok babamı sevdim, dediği şiir... İnsanın babasını çok sevmesi için, onun çapkın olması da şart değil; şair değilim, ama size bu kadarını ben de söyleyebilirim. Gülseren Hanım bazen, herhalde beni bana daha iyi göstermek için «Hakkı, sen çok iyi bir babasın!» derdi.
Gülerek cevap verirdim:
– Yok be Lülüş, ben daha çok Ruhi Bey’in oğluyum.