34'lerin «şanlı» dönüşü ertesi

Aman Kürt meselesine pek ilişmeyelim, şu kadar yıldır olageldiği gibi (31 yıldır, demek isteniyor) bırakalım bundan sonra da sürüp gitsin, diyen yoktur herhalde aramızda.

Aman Kürt meselesine pek ilişmeyelim, şu kadar yıldır olageldiği gibi (31 yıldır, demek isteniyor) bırakalım bundan sonra da sürüp gitsin, diyen yoktur herhalde aramızda.
Osmanlı devri dahil, üstesinden gelme kararlılığı gösterebildiğimiz bir mesele değil. Cumhuriyet döneminin «Kürt yoktur, onlar nihayet dağlı Türkler» tanımlamasının bir temenni olduğu bile şüpheli. Bu ham hayali, gerçekleştirmekten geçtim, sahiden benimsediğimize dair bir belirti de gösteremezsiniz.
Soylu bir Kürt ailesinden gelen Şükrü Baban Hocamın, Cumhuriyetimizin 40’ıncı kuruluş yıldönümü günlerinde, şu haberi oku diye bana uzattığı gazetede yazılı olanları kim bilir kaç kere anlattım gazetede, sohbetlerde.
Yıl 1963’tü. Haber Siirt kaynaklı. Bir köyün ihtiyarları komşu köyden bir aileyi kendi köylerine göçürmüşler. Ev, arazi, hayvan vererek, ailece... Yaklaşan muhtar seçimlerinde komşu köyden geleni aday gösterebilmek için. Çünkü Cumhuriyet’in 40’ıncı yılında o köyde Türkçe bilen bir Allahın kulu hâlâ yok. Sormuştu rahmetli hocam:
– Sence devletimizin Kürt ahali için aldığı karar ve uyguladığı politika nedir?
– Asimilasyon («özümseme») diye biliyorum.
– Ne dersin? Politika hedefine ulaşmıştır, diye sevinmeli miyiz?
*
34 Kürdü (hepsini PKK’lı bildiğimiz halde) barındıkları Irak’tan yurda kabul ettik. Sınırda buyur edilir edilmez zafer ve bayram şenlikleri yapmaya başladılar, diye şekva edenler var. Sayıları az değil. Bir köşekadıları korosu, aralarında başyazarlar da var, «PKK mücadelesinin kahramanlarına büyük haksızlık ve Öcalan taifesine itibar edildi» marşı söylüyor. Başbakan, PKK cephesine gözdağı verdi:
– Böyle devam ederse, haberiniz olsun sil baştan yaparız!
DTP’li Hasip Kaplan’ın hatırlatması dikkatimi çekti. Önce onu okudum: 34 PKK’lının açıklamasındaki 9 madde ile CHP’nin 1989 tarihli Güneydoğu ve Kürt meselesine dair raporu arasında ciddî benzerlikler var, diyordu.
O diye dursun, beride Deniz Baykal mangaldaki külleri var gücüyle üflüyor. Şu dediğine bakın:
– Savcılar bir Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün ayağına giderek ifadesini almıştı. Şimdi bir de PKK’lı teröristlerin ifadesini almak için onların ayağına kadar gittiler.
Devlet Bahçeli susup köşesinde oturacak değil ya! Bu aradaaa o da yazılı açıklama yapıyor:
– Başbakan Erdoğan’ın açılım, İmralı canisinin yol haritası adını verdikleri yıkım sürecinin kurdelesi «devlet kararı» kılıfı ile Kandil kadroları tarafından alkışlarla Habur Sınır Kapısı’nda kesilmiştir. Şehadet ile ihanet, ay yıldızlı bayrak ile paçavra, gazi ile terörist, alçaklık ile kahramanlık, pişmanlık ile küstahlık AKP’nin lügatında yer değiştirmiştir.
Meclis’te muhalefet liderlerinin işi gücü, hafta boyunca iktidarı kötülemenin, güncel gelişmeler sosuyla renklendirilmiş yeni formüllerini yazmaya çalışmak ve salı günleri bunları, grup kürsülerinde teganni etmek oluyor.
Siz Baykal’ın ve Bahçeli’nin Kürt meselesinin çözümü konusunda ne düşündüklerini biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Bu onları da ilgilendiren bir mesele değil galiba.
PKK ile DTP’nin, birinin silahla diğerinin siyasetle yapamadıklarını, meydan gösterisiyle elde etme ümidi çocuksu bir heves. Demokrasi açısından da tecrübesiz olmalarına bağlanabilir.
Cengiz Çandar’ın dünkü yazısında dile getirdiğ anlayışa erişebilmek de toplumumuzun elinden gelmez; havsala genişliği yeterli değil.

Haddini bilen helak olmaz!
Radikal yayım hayatına girerken bana da «Bir fotoğrafın lazım» dediler. Sözleşme için herhalde diye, peki getiririm, dedim. Yok biz çekeceğiz! Güzel, sevimli bir genç kız çekiyor portreleri. Şu solumdaki, elim gözlüğümde fotoğrafı da o çekmiş, beğenmiş, ben de pekâlâ dedim.
Daha önce yazı başlığında resmim kullanılmamıştı. Adımız çıkıyor diye sevinir, ama mülakatlarda filan fotoğrafta görünmekten kaçınırdık. Bir keresinde Cihat Baban bana «Arada bir sen de görün fotoğraflarda» diye usturuplu talimat vermişti: «Her seferinde objektife görünmeye çalışma!» demekti asıl istediği.
Radikal’de yazarken CNN Türk yayıma başladı. Hakkıyla Sohbet diye benim de bir programım vardı. Yıllarca devam etti. Radikal, nazara gelirim diye bundan hiç bahsetmedi. Misafirim Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Y. Yılmaz olduğu gün bile...
Ben de köşemde o programın lafını etmedim. Eski usul terbiyeye aykırı düşerdi.
Dünkü Radikal’de Okan’la yan yana bir fotoğrafımız vardı. Başrolünü Okan’ın oynadığı Kanal-i-zasyon filminden. İsteyen Okan olduğu için hayır, diyememiştim.
Benim için fazla cüret sayılacak bu kararımdan zaten utandığımı fark ettiler zahir. Filmin galasına geç girdim, biraz erken çıktım, kimselere görünmeyeyim diye. Haddimi Radikal’de bildirdiler. Hak etmiştim ben de...

Dil Yâresi
*  Sevgili bir arkadaşım sordu dün telefonda:
– Hakkı yahu, «katiyen ve kâtibeten» diye bir söz yok mudur?
– Vardır, dedim.
İki güzel hanımla konuşmaktaymışlar, tereddüt etmişler... Biri «Hayi Hakkı’ya soralım» demiş.
Ben gün boyu evde ve işte, sözlüklerime yakın bir yerde otururum. Böyle bir sual gelince, gecikmeden ve «halt-ı kelâm» etmeden cevap verebileyim de, dilbilgisi konusundaki cehaletim meydana çıkmasın diye...
Cevaba imladan başlayalım. Arkadaşım sormuş ve ben ikinci kelimenin kâtibeten olduğunu onaylamıştım. Kaynaklara bakınca düzelttim. Doğrusu şu: katiyen ve katıbeten. (İkinci kelimenin ilk hecesindeki «a» inceltmeden, ama uzun telaffuz edilecek.)
Katiyen bildiğiniz gibi «Kati olarak, kesinlikle, asla, hiçbir zaman» ve bazen de «hayır» anlamında bir söz. Katıbeten ise «1. Bütün olarak, bütünüyle. 2. Hiçbir zaman, asla» anlamlarında Arapça bir zarf. Deyiş kat’an ve katıbeten diye de söyleniyor.