5 ciltlik yeni sözlüğü hemen arkamdaki rafa yerleştirdim. Birlikte bakacağız.

Sınıfta, daha doğrusu İstanbul Üniversitesi'nin, Laleli'de 1940'ların sonuna doğru tamamlanan yeni binalarındaki büyük konferans salonunda, 1 500 kadar öğrenciydik.

Sınıfta, daha doğrusu İstanbul Üniversitesi'nin, Laleli'de 1940'ların sonuna doğru tamamlanan yeni binalarındaki büyük konferans salonunda, 1 500 kadar öğrenciydik. Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencileri.
Altmış yıl önce.
Kürsüde Medenî Hukuk hocamız Prof. Hıfzı Veldet. Aynı zamanda fakültenin dekanı. (Veldet soyadı Velidedeoğlu'na daha sonra dönüştü. Ama Hoca, eski-yeni soyadlarını bir arada kullanmaya devam etti.)
Medenî Hukuk'un «aynî haklar» bahsindeyiz. Hocanın, Arapça bir hukuk terimini o gün birçok defa kullanması gerekti. Dersin başından beri gayrimenkul dedi durdu da, öğrencilerinin bu terimi belki de ilk defa işitmekte oldukları sonradan aklına gelince sordu:
– Gayrimenkul'ün ne demek olduğunu biliyor musunuz?
Salondan ses çıkmadı.
– İçinizde gayrimenkul'ün anlamını bilen kimse yok mu?
Pek hayret etmiş, cehaletin bu derecesini beklemezmiş gibi küçümser bir ifade vardı yüzünde. Susmuş, hiç ümidi yok amma, kıyıdan köşeden belki bir bilen çıkar diye sabırla bekliyor.
Hıfzı Hoca rahmetlinin seveni çoktu. Öğrencisine fazla yukarıdan bakan, onları her vesileyle iğnelemekten adeta hazzeden tavrını ben sevemedim. Babamın ve ağabey dediğimiz, sonradan Tapu Kadastro Genel Müdürü olacak onun yakın arkadaşı Galip Esmer'in dostuydu Veldet Hoca. Galip Ağabey'le ortak Aynî Haklar'a dair bir ders kitabı kaleme alıp yayımlamışlardı, o yıllarda. Bu ilişkiden Hoca'ya hiç söz etmedim. Ne o yıl, ne daha sonra. Çünkü Medenî Hukuk dört yıl devam eden bir derstir.
Gayrimenkul sualinin cevabı beklenirken, ne üstüme vazifeyse ben bu durumu kendime yediremedim. Kürsüdeki hocanın yüzündeki, bakalım cevap verebilen çıkacak mı suali yerini apaçık bir küçümsemeye bırakmıştı. Çevreme baktım davranan yok, parmak kaldırdım. Güvenmez bir tavırla sordu:
– Evet?
– Gayrimenkul «Taşınamaz mal» demektir Hocam.
– Bravo, seni tebrik ederim, dedi. Oturabilirsin!
Utanmak o zaman aklıma geldi. Ön sıralarda oturanlar dönmüş bana bakıyor. İçlerinden «Kim ulan bu ukala?» sualinin geçtiğini işitir gibiyim. Aman Allahım, ne halt ettim ben! Kimbilir ne gözle baktı bütün bu çocuklar bana? Ben bu kötü ilk izlenimi silmek için şimdi ne yapabilirim?
Oturmamla, tekrar ayağa kalkmam bir oldu. Elim de havada. Hoca izin verince konuştum.
– Efendim, benim babam Tapu Müdürü'dür, dedim. Gayrimenkul bizim evde sıkça geçen bir kelime. Ben o sebeple...
– Otur, diye sözümü kesti. Yerime yığılır gibi çöktüm. Ders bitene kadar, dönüp de yanıbaşımda oturan Nurullah'a bile tek laf etmedim.
*
Kurtuluş Savaşı ertesi babam Ankara'da Tapu ve Kadastro Mekteb-i Âlisi'nde ilk dersten sonra doğru bir kitapçıya gidip, Muallim Naci'nin Lugat-i Naci adlı meşhur sözlüğünü aldığını anlatırdı. Ölene kadar da elinin altında tuttu bu lugati. Çoğu Arapça kökenli hukuk terimleri böyledir. Öğrenciyi, daha ders kitaplarının sayfalarını açmadan, işe yarar bir Osmanlıca lugati edinmek zorunda bırakır.
*
1968'de, Konya Ereğlisi Halkapınar Ortaokulunda Türkçe öğretmenliğine yeni başlayan Yaşar Çağbayır da bu Osmanlıca Sözlük ihtiyacını şiddetle hissetmiş. (Geçen gün burada size, yeni yayımlanan 5 cilt ve 5 744 sayfalık büyük eserinden söz ettiğim sözlüğün yazarı.)
Bakanlıktan «Ekteki belgenin mümzi ve temhir kılınarak iadesi» notuyla bir evrak gönderilmiş. Elindeki sözlüklerde bu iki acayip kelimeyi aramış, bulamamış. Çaresiz bir cevap vermesi lazım. Yazmış: «Okulumuzda mümzi ve temhir (yani «imza ve mühür») bulunmamaktadır. Bilgilerinize arz ederim efendim.» Allahtan kaymakam imzalamadan önce okumuş yazıyı ve başlamış gülmeye:
– Deli çocuk, sen şu alttaki listeyi imzalayıp mühürlememişsin ki!..
Yaşar Çağbayır'ın sözlük yazarlığı, 39 yıl önce bu şekilde başlamış.
Sözlük demek fiş demektir. Yıllar sonra bir evden diğerine taşınırken fiş kutularını bir traktör römorkuyla taşıması gerekmiş. Niyeti, kökenini ve anlamını öğrendiği yeni kelimelere dair bu bilgileri günü gelince Türk Dil Kurumu'na gönderip bağışlamak.
Ne var ki, 1981'de Bakanlık'tan bir talimat gelmiş: «Her sınıfta bir Türkçe Sözlük bulundurulmalı!» Okulun 25 sınıfı için sözlükler alınmış: Prof. Mehmet Doğan'ın sözlükleridir bunlar. Çağbayır bazı noksanları fark etmiş sözlükte. Bunları Prof. Doğan'a bir mektupla bildirince, şu güzel cevabı almış:
– Eksikleri sen tamamla!
Sözlük bu düzeltmelerden sonra, yardımcılar listesine Yaşar Çağbayır'ın adı da eklenerek devam etmiş yeni baskılarına.
Ve Yaşar Bey'in sözlük çalışması, devreye bilgisayarın girmesiyle hayli hızlanmışsa da fasılasız, dile kolay tam 39 yıl sürmüş. Netice, Ötüken Neşriyat'ın da eseri sayılacak dolu dolu beş güzel cilt halinde, hemen arkamdaki kitaplığın, başımı çevirmeden elimi uzatıp alabileceğim bir yerinde, yan yana duruyor.
Size, hele bu çapta bir sözlükten, okuyup bitirdiğim bir romanmış gibi söz edemem. Bundan böyle sözlüklere her hamle edişimde, elbette Çağbayır Sözlüğü'ne da bakacağım. Diğer sözlüklerden farkının ne olduğunu, zamanla ve birlikte görmüş olacağız.