542 gün sonra, izninizle biraz Gülseren Hanım lafı edelim istedim

Biz ailece, 24 nisan 2008 günü Gülseren Hanım'ı kaybetmiştik. Evimizin kadını, anası, büyükannesi ve baş tâcımızdı.

Biz ailece, 24 nisan 2008 günü Gülseren Hanım’ı kaybetmiştik. Evimizin kadını, anası, büyükannesi ve baş tâcımızdı.
Ortak çok yakın arkadaşlarımız vardı. Onların da çoğu, neredeyse tamamına yakını yok artık. Günseli var, Aydın var, Birsen var; onları da üzmekten korkuyorum.
Çocuklar, torunlar... Ona benden de yakın; analarını, büyükannelerini konuşarak onları üzmekten daha da çok korkarm.
Bunu yeni öğrendim. Gülseren hanımı özlemek, düşünmek yetmiyor; konuşmak da istiyorum. Birlikte en çok yaptığımız buymuş demek ki, konuşmak. Sahiden, ne çok konuşurduk yalnız olduğumuzda. «Lülüş de lafı çok uzattı» diye bir sıkıntı duyduğumu hiç hatırlamıyorum.
Çam devirmeden, kimseyi kırıp incitmeden laf etmeliyim, diye bir frene de gerek olmazdı. Lülüş Hanım, yalnız çocukları, akrabalarımızı, arkadaşlarımızı değil, benden beni bile sakınmanın büyük ustasıydı. Bu özelliğini, onu tanımamış birine anlatmanın mümkün olmadığını biliyorum, deneyip hezimete uğradığım çok olmuştur.
*
Gelen mektupları okurken, Lülüş Hanım’ı sizin de sevdiğinizi fark etmekten aldığım hazzı, ayrıca anlatmama gerek yok herhalde, değil mi?
Okan çağırdıkça programlarına seve seve gidiyorum. Bu katılımın (Durun yahu! Yoksa açılım’ın mı demeliydim?) benim için, herkesin aklına gelmeyebilecek bir anlamı var? Tonunlarım yaşında 500/600 gençle, üç dört saat boyunca aynı havayı teneffüs ediyoruz. Ben de oradayım diye memnun görünüyorlar. Benimle hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler bile oluyor.
Şu diyeceğimi ben akran olanlar daha kolay anlayacaktır. Gençler de umarım teşbihi hoş görürler. Onlarla birlikte olmak bana, yaşlıların ağrıya sızıya karşı tedavi maksadıyla gittikleri ılıca kürü gibi geliyor. (Ilıca’yı bilmezsiniz kaplıca diyelim.)
Sizin Lülüş Hanım’ı sahiplendiğinizi hissetmek de benzer bir duygu. Şehirde bizi birlikte görünce, ona sokulup:
– Gülseren Hanım’sınız değil mi? diye yakınlık gösterenlerin beni nasıl mutlu kıldığını anlatmakta da güçlük çekerdim.
Beni düşündüren, duygulandıran, heyecanlandıran okur mektuplarını mutlaka eve götürüp, ona da okuturdum.
İşimi bana sevdirmek konusunda da çok desteğini gördüm Lülüş Hanım’ın.
– Sana mektubunda şunu söyleyen okurun, diye sizlerden söz ederdi zaman zaman bana.
Çevresindeki insanların birbirini anlamasından, sevmesinden Lülüş kadar hazzeden bir başkasını bilmiyorum. Ben bu alanda daha çok muzipliği severim; muzırlık ettiğim de olur, ki Lülüş çok yadırgardı işte bunu. Ama onun insanı kınaması bile şefkatli bir davranıştı.
*
Bu pazar benim ve sevenlerinin, yani bizim, Lülüş Hanım’dan mahrum kalışımızın 542’nci günüdür.
Bir asra yakın bir süredir yaşıyorsun; 500 küsur günün, bu kadar uzun bir süre olduğunu bilir miydin, diye sormayın sakın bana.
Sevdiğinizi, 60 yıllık en yakınınızı kaybetmek, bilegeldiğiniz ölüm kelimesiyle anlatılabilir bir hal değil. Anlatmayı bırakın, anlamaya bile çalışmayın derim size. Nafile gayret!
İnsanın «Bir duruşu var» denir. Nedir o? Durup da, duruşunuzu düşündüğünüz olur mu sizin de bazen? Ben düşünmekle kalmam, bu kavramı kendimce yorumlayarak kullanırım da?
– Hayatta farklı bir duruşu var?
– Sahnede yere ne kadar sağlam bastığının, duruşundan belli kendinden nasıl da emin olduğunun farkında mısın?
– Öğretmenin, hâkimin, hatibin kürsüde duruşları bile bir şeyler söyler insana...
...gibi laflar da ederim. Duruş’un bir kişilik, bir hayatı anlayış ve davranış belirtisi olarak önemini söylemeyi iş bilirim.
Lülüş’ten mahrum kalmış Hakkı’nın ne mene bir nesne olduğunu kestiremiyorum. Duruş dediğim bu işte. Kardeşinin, çocuklarının ve torunlarının ve hayatta kalan arkadaşlarının sahiplenmeye devam ettiği biri. «Ey Fuzulî devlet-i bâki fenâdandır bana / Kim fenâdır eyleyen maksuduma vâsıl beni» diye duruşunu anlamlandırabilecek ve işin içinden çıkabilecek biri de değil.
Tuluhan Tekelioğlu, sonra Ayşe Arman, «Gel Hakkı Efendi, ne halde olduğunu konuşalım» dediler. Neyi konuşacağımızı bilemedim ki! Mümkün mü de, diyemiyorum ki; belki mümkündür, bilemiyorum işte...
Halimi hoş gördüler, teşekkür borçluyum anlayışlarına.
*
Söylemeye kalkınca ne hâle geldiğimi, hiç değilse siz anlarsınız düşüncesinde teselli arıyorum. Yan yana oluşumuzun ne anlama geldiğini, dilim döndüğünce size söylemek istiyorum. İşgüzarlık saymayacağınızı ümit ederek, size sığınıyorum.
Okur ile yazar. Farklı bir birlikteliktir bu. Karşı karşıya gelip yüz yüze bakabildiklerinizden farklı bir buluşma ortamı.
O ortamda kendime bir yer aramaya çalışıyorum zahir. Bunları okurken, bir an için çevreden kopup benimle baş başa kalabileceğinizi mi, umuyorum dersiniz. Bu da bir duruş mu acaba? Yoksa sadece bir arayış mı?
Dönelim kaba gerçeğe!
Perşembe günü Cumhuriyet’te bir haber vardı. Dünya Meme Sağlığı Günü için Boğaziçi Köprüsü «Bu akşam pembe olacak» deniyordu. Asıl başlık gerçekçi: «En etkili silah erken teşhiş!»
Türkiye’de her yıl 50 000 civarında kadın, meme kanserine yakalanıyor. Yarıya yakını hayata veda ediyor. Bu kanser türüne karşı en önemli silah da «Erken Teşhis.»
Bisiklet sporu yapanlar, kadınlarımıza bu gerçeği hatırlatmak için 15 ekim günü etkinlikler yapacaklardı.
Şunu söyleme kararındayım aslında: l Hanımlar göğüslerinde ve rahimlerinizde; l Beyler prostatlarınızda... Bir kanser başlangıcı belirtisi olup olmadığını kontrol ettirin. Belli aralarla, devamlı olarak...
En küçük ihmal, bir Lülüş Hanıma bile mal olabiliyor.
Yalvarırım. İhmal etmeyin!