«Açılım»'a methiye

Açılım kelimesini geçen gün konuştuk. Güncel bir ihtiyaç çünkü. Açılmak fiiline de bir bakayım, dedim. Ayverdi Sözlüğü'nde kelimenin 46 ayrı anlam tarifi var. Açılmak fiilindeki deyimler, deyişler, atasözleri de ayrı...

Açılım kelimesini geçen gün konuştuk. Güncel bir ihtiyaç çünkü.
Açılmak fiiline de bir bakayım, dedim. Ayverdi Sözlüğü’nde kelimenin 46 ayrı anlam tarifi var. Açılmak fiilindeki deyimler, deyişler, atasözleri de ayrı...
Son dönemde sözlüklerdeki tariflerde pek yeri olmayan, netleşti de diyemeyeceğimiz bir anlamda kullanıyoruz biz bu kelimeyi.
Bilirsiniz değil mi, köşeyazarlarının eski adı fıkra muharriri idi. Kısaca fıkracı da denirdi, ki bu kelime asıl, «Çok fıkra bilen, güzel fıkra anlatan kimse» anlamındadır. Bugün de «fıkracı» diyebileceğimiz köşekadıları var. Pek makbul gazete yazarlarıdır, açıkta kalınca kapışılırlar. Vakit elverirse ben de okurum, çoğu  tekerlemeye ve laf cambazlığına dayanan yazılarını.
Bu açılım eğiliminin rağbet görmeye başladığı günden beri bekliyorum, bakalım kabak çiçeği gibi açılmak deyişi ilk hangisinin aklına gelecek, diye? Ayverdi deyimi genç kızların «Yaşına ve durumuna yakışmayacak şekilde serbest hareket eder olmaları» diye tarif ediyor. Ömer Asım Aksoy, cinsiyet farkı gözetmeden tarif etmiş, bana da tanıdık gelir: «Sıkılgan biri(-nin), kısa zamanda ve eleştirilecek ölçüde serbestlik göstermesi» diyor.
Melih Cevdet Anday şair olduğu kadar nâsır idi de... (Nâsır «nesir yazan» demektir, şimdi düzyazı deniyor nesre; ama düz-yazan dersek fena halde düztaban’ı çağrıştırır.) Evet, Melih Bey rahmetliye de söylerdim «Cumhuriyet’teki yazılarını, edebiyattan söz etmenden çok yer yer bir kelimeyi ele alıp çok güzel açıklamalar yaptığın, örnekler verdiğin için kaçırmadan okuyorum» diye. Ama o şair Melih Cevdet’ti. Haddimi bilemediğim için biraz utansam da, bunu birileri mutlaka yapmalı diye düşünüyorum.
Yapmıyorlar yazık ki!
*
Melek kızıma da söyledim, «Yahu bu yazı gene Dil Yâresi’ne döndü, diye. Niyetim başkaydı halbuki, söyleyeyim.
Ben açılım’dan, hiç de şikâyetçi değilim. Bilakis devlet ve siyaset adamlarımızın «açılım sporu»ndan hazzeder olmalarından memnunum. Meselelerimiz müzminleştiyse, içimize «Yok, biz artık bu işin üstesinden asla ve asla gelemeyeceğiz!» diye bir karamsarlık çöktüğü içindir. Evet efendim açılmaya, düğümleşmiş dertlerimize yeni bir gözle bakmaya ve çözüm arayışına, meseleyi en başından ele alarak azim ve cesaretle girişmeye ihtiyacımız olduğuna inanıyorum.
Bugün size diyecektim ki... Daha doğrusu soracaktım:
– Bu açılım hevesi, merakı, ihtiyacı nasıl, ne zaman hissedilir oldu, içimize ne sebeple doğdu acaba, diye?
Siz de yazın bana, bir cevabınız varsa merak ederim. Ama düşündüğümü sizi beklemeden söyleyeceğim.
– Bize bu yolu, evet yazık ki canı pahasına Hrant Dink açtı.
Hrant’ın vurulması çok etkiledi, çok sarstı bizi. Bir ölümün ardından, binlercemiz ilk defa:
– Biz, hepimiz Hrant’ız, diye nefesimizin yettiğince haykırdık.
Uzatacak değilim. Düşünün lütfen bu dediğimi. Bir sevgili, büyük ruhlu adamın ölümüne sahiden çok, ama çok üzülecek kıvama gelmiştik zira... Tarih, bir toplumun kendi müzmin yanlışına öfkelenerek isyan edişini, umarım gelecek nesillere benden daha anlaşılır bir dille anlatacaktır.
Ve umarım unutmayacaktır:
– Dar kafalı, gönül gözü kör insanlar, insan adına layık birinin canına kıyarak o cepheyi çökerteceklerini sanırken, hiç istemeyecekleri kadar ihya ettiler, kendi değerini bilir hale getirdiler, güçlendirip ayaklandırdılar.
Bu büyük, bu beklenen kapının açılışı anlamına da geldiğini düşünerek, biz sahiden benimseyelim derim, bu açılım kavramını!

Siyasetçi beyni farklı mıdır?
Deniz Baykal dün kameralar önünde (Tayyip Erdoğan’ı ağırlayacakları odada üç kameranın hazır bulunacağını da açıklayarak) bir kere daha, «Kayıt cihazları olmadıkça dünyada olmaz!» dedi.
– Kendisiyle buluşup konuşurum hay hay, ama ancak kayıt cihazlarının önünde, diyor.
Derdinin ne olduğunu hakikaten anlamıyorum.
NTV’de Oğuz Haksever dün, Tınaz Titiz’i arayıp sordu. Doğru adres! Usul-erkân bilir adamdır Tınaz Bey. Televizyonda görür ve onu dinlemekten hazzederdim. Ana muhalefet liderinin Başbakan’la baş başa konuşmaya kayık yanaştırmayışına ne diyeceği soruldu kendisine.
Tınaz Bey suali, önce bir özdeyişle selamladı ve:
– En iyi kayıt aleti birbirine güvenmektir, diye girdi söze. Birbirine güvenmeyen iki insanın görüşmesinin ne anlamı olur ki, diye de sordu?
Çok doğru bir şey daha ekledi sözlerine:
– İnsan, söyledikleri kaydedilmiyorsa, benim bildiğim daha rahat rahat, daha açık ve daha anlaşılır biçimde konuşur.
Evet, kayıt konuşanı elbette tedirgin eder. Ekran karşısında, mesela bir televizyon programında konuşmakla, sakin bir yerde karşılıklı oturup konuşmak aynı şey midir?
– Başbaşa konuşma iş hayatında ve dış politikada başvurulan bir formüldür, lafını ciddiye almak da mümkün değil.
Baykal’a göre, üç kamera karşısında cerayan edene şeffaf görüşme denirmiş. Bir ara «Televizyon Meclis’te de var» dedi. İyi ya birader şeffaf konuşmalarınızı gidin, siz de orada yapın. Yapıyorsunuz da zaten...
– Halk adına yapacağımız sorgulamadan kaçınıyor, dediğini de işittim Deniz Bey’in bir ara. Sahiden hayret ediyorum.
Bu nasıl bir yanılmadır? Başbakan ana muhalefet liderinden baş başa konuşma talebinde bulunduysa, bunun bir sebebi de var demektir, değil mi a benim ne dediği anlaşılmaz efendilerim?
Baykal teminat da veriyor. Konuşmaları iki DVD’ye kaydedilecek, biri kendisine, değeri Tayyip Bey’e verilecekmiş.
Rahmetli Sabahattin Kerimoğlu kadar açık konuşabildiğim, bir ruhbilimci dostum yok artık diye sahiden üzgünüm. Davranışına akıl erdiremediğim siyasetçilerimizin, duygu ve düşüncelerini, davranış saiklerinin ne olduğunu ona sorardım.
Akşam şarabını karşılıklı içebilseydik hâlâ, hiç çekinmeden sorabilirdim ona:
– Hoca yahu, bu işin içinde bir «zekâ kıvamı» meselesi de var mı Allah aşkına, diye?