Açlık sınırı 550, ücret 350 YTL

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu önemli laflar etti.</br>En parlağından başlayayım:</br>&#8211; Bu asgarî ücret (yani neti 350 153 550 TL olan ücret) en düşük ücrettir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu önemli laflar etti.
En parlağından başlayayım:
– Bu asgarî ücret (yani neti 350 153 550 TL olan ücret) en düşük ücrettir. Bunun üzerinde ücret verilmesi konusunda devletin herhangi bir tercihi yoktur» (Radikal, 29 aralık).
Siz ne anladınız bilemem. Anladığım üzerindeyse durmak istemem; çünkü hazin bir haberin parçasıdır, ki insanlara pekâlâ, 350 lirayla yaşamak zorunda olanlarla alay ediliyormuş gibi de gelebilir. (Milyon değil artık lira; 2005'teki adıyla yazdım.)
– Mürüvvete endaze olmaz, diyor anlaşılan Sayın Bakan!
Devam da ediyor:
– Asgarî ücret 2004'te yüzde 45,1 artırıldı. Enflasyonun 3,5 katı eden bu artışla son beş yıldaki kayıpların tamamı karşılandı. (Söylemesi iyi oldu. Asgarî ücret taifesi hükûmete teşekkürü akıl etmeyebilir ve sonradan mahcup olurdu.)
Başbakan'ın «Asgarî ücrette sürpriz yapacağız» demekten maksadının ne olabileceğini de açıkladı sayın bakan:
– Asgarî ücret iki dönem halinde belirleniyordu. Başbakan belki bunun bir defaya mahsus (bu defa bütün yıl için demek istiyor) açıklanmasını ve enflasyonun üzerinde iki puanlık artışı kastetmiştir.
350 liralık bol zamlı asgarî ücretten birkaç gün önceki verilerle aynı Türkiye'de açlık sınırı 550'de başlayıp aşağı doğru inmektedir; yoksulluk sınırı da 1 500 YTL civarında.
Ve daha dün iyi hatip diye alkışladığımız Başbakan Erdoğan da aynen şöyle diyor:
«Enflasyon düşüyor, memurların maaşı artıyor. Ama bazıları anlamakta zorlanıyorlar. Hayatında iki koyun gütmeyenler sıkıntı yaşıyor. Hayatı yaşamak lazım. İktidara gelir gelmez herkesin cebinin dolacağını söylemedik. Üç yıl istedik».
Dil Yâresi

  • Avrupa'nın yeni parası «Euro»ya Türkçe'de ne diyeceğimize dair Türk Dil Kurumu'nun da bir teklifi olmuştu:
    – AVRO, diyelim.
    Hayli zaman oluyor, bu konu basında tartışıldı. Hatırladığıma göre rahmetli Metin Toker ile Mümtaz Soysal ve ben, avro diyelim dedik durduk. Pek aldıran olmadı. Sonra öğrendik ki TDK'-nın teklifi de avro'ymuş. İlk teklifi yapanı bilmiyorum. Bir zamandır bu adı Radikal kullanıyor. Başka benimseyen varsa, gözümden kaçmış demektir.
    Dün pek sevindim. Gördüm ki Fatih Altaylı'nın da gözü tutmuş bu adı. «TDK'nın önerisi sonunda aklımıza yattı» diyor (Hürriyet, 29 aralık). Kulağına biraz garip gelse de onlar da avro deme kararına varmışlar. «Biz de...» diyor; artık kimlerse onlar...
    Şimdi herkes kullanır ve Altaylı da «Ben dedim tuttu» der ki, yerden göğe kadar haklıdır.
    Her zaman olduğu gibi...

    Türkçe dostlarından (Abdullah Tavmen)
  • «Minibüste maddî hasar meydana geldi» deniyor (Radikal, 22 aralık). Minibüs için nasıl bir «manevî» hasar söz konusu olabilir, suali de akla gelmez mi?
    – Gelmez olur mu? Dikkatiniz için hataya düşenler adına size teşekkür ederim.
    «Gönül Yarası» ile Şener Şen
    Yılın ilgi uyandıran sinema haberlerinden biri değil, bir sinema sanatı hadisesi. «Şener Şen sekiz yıl sonra beyaz perdede» diye duyuruluyor.
    Evet, Gönül Yarası'nın başrolünde Şener Şen var, bu önemli; ama hadise bundan ibaret değil. Senaryo yazarı ve yönetmen olarak Yavuz Turgul da var işin içinde; Eşkıya'da da olduğu gibi. O hadisenin kahramanlarından yapımcı Mine-Ömer Vargı ikilisi de yanlarında. Takıma Mustafa Oğuz da katılmış, Most Production olarak. Bu kadro, XX.-XXI. yüzyıllar kavşağında Türk sinemasının yıldızlar takımı.
    Sinema bir takım sanatı'dır. Ne idüğü ettiğinden belli olan takımı selamladıktan sonra, dönelim karanlık salonumuza.
    *
    Konu bir aile dramı. İdealist öğretmen Nâzım'ı (Şener Şen) son öğrencilerine veda edip, Doğu'da bir köyden İstanbul'a dönerken tanıyoruz. Samatya'daki kahvede yıllardır görmediği gençlik arkadaşları. Dönüşünden haberdar etmediği, iş güç sahibi oğlu Memet (Güven Kıraç), evliliği gecikmiş kızı Piraye (Devin Özgür Çınar); geceleri onun taksisinde çalışarak emekli maaşını alacağı güne kadar geçimini sağlamak istediği yakın arkadaşı Takoz (Sümer Tilmaç); arabasıyla getirip götürürken tanıdığı bar şarkıcısı Dünya (Meltem Cumbul), onun belalı eski kocası Halil (Timuçin Esen) ve kızları küçük Melek (Ece Naz Kızıltan)...
    Nâzım, yaşlı ve aslında yalnız bir adam. Öğrencilerine veda ederken bir nasihatinden hayata bakışını çıkarabilirsiniz:
    – Okuyun ve inandığınız şeylerin peşinde olun, diyor.
    İnançları herkesle bölüşebileceği şeyler değil. Aklının almadığını söylemeyen, içine sinmeyeni yapmayan, herkes ne der'e kulak asmayan bir inatçıyla karşı karşıya olduğumuz hemen anlaşılıyor.
    Şarkıcı Dünya ile kızı Melek'e bağlanışı, belalı kocaya karşı duruşu, tecrübeli bir adamdan çok, toy ve saf bir delikanlının davranışlarına benziyor. Ruhça çocuklarından genç olduğunu, oğlu ile kızı, onu farklı sebeplerle kırıp döküp perişan edecek biçimde azarlayarak gözler önüne serecektir; Nâzım'ı ve biz seyircilerini de karşılarına alarak:
    – Baba, sen bizi öğrencilerin kadar, şu şarkıcı karı ile kızını olduğu kadar bile sahiplenmedin!
    Turgul'un yazdığı, Şener Şen'-in bize anlattığı dram bu. Kadınların, çocukların olduğu kadar babaların da dramı. Kocadan, babadan bekleneni hak sahiplerine «bihakkın» verememiş olmak!