Ağzının perhizi olmayanlar

Sahnelerde açık saçık sözler ve hareketler deyince, düşünüyorum neler gelir aklıma, diye... Naşit Özcan?ı bir kere seyrettim hayatımda, Gedikpaşa?daki Azak Sineması?nın yazlık bahçesinde...

Sahnelerde açık saçık sözler ve hareketler deyince, düşünüyorum neler gelir aklıma, diye... Naşit Özcan’ı bir kere seyrettim hayatımda, Gedikpaşa’daki Azak Sineması’nın yazlık bahçesinde; ilkokul dördüncü sınıftaydım ve yan yana oturduğumuz halamdan utanmıştım; ayıp bildiğimiz sözler açısından «imsak» nedir bilmiyordu koca usta; bunlar el kol hareketleriyle de tamamlanıyordu.
Yol boyu resmî-özel tiyatrolarda bu açıdan pek ölçüsüzlük hatırlamıyorum. Argonun daniskasını bilen Eşref Şefik radyoda, biraz da muziplik ederek memeli hayvanlar demektense «göğüslü hayvanlar» demeyi tercih ederdi.
Peki, siyasetçiler arasında ağzının endazesi sozuk olanlar var mıydı, diye hatırlamaya çalışıyorum. İsmet Paşa’nın en ağır sözü «Sizi ben bile kurtaramam» idi. Menderes «Bre Müslüman!» diye insafa davet ederdi. Demirel’in de ağır veya açık saçık sözlere hiç ağzı varmazdı. Özal’dan «Küçük Turgut» diye nahoş bir ima var hatırımda. Erbakan’ın «Gulu gulu dansı» sözünü unutmadık.
Meclis kürsüsünde sarf edilmiş ve o tarihte öfkelere, ayıplamalara konu olmuş bir kelime var hatırımda: Recep Peker muhaliflerine «Psikopat!» demiş, yer yerinden oynamıştı. Bir milletvekilimiz vardı, Emekli General Sadık Aldoğan. 1946 seçim kampanyaları meyanında ve Ortaköy iskele meydanında ben onun, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den «Sağır» diye söz ettiğini kulaklarımla duymuş, çok şaşırmıştım. Aynı Paşa’nın Meclis’te laf atanlara bir gün el ve parmak işaretiyle karşılık vermesi de haber olmuştu.
Sahne-perde-ekran dil ve üslubuna dönersek, Sadri Alışık’ın Turist Ömer’ini ağzını hiç bozmayan bir tip olarak hatırlarız. Öztürk Serengil «Abidik gubidik!» demekle yetinir, Vahi Öz ona kızdığında sesini «Ulan Tayfur, ölümlerden ölüm beğen, len!» diye yükseltirdi. Kemal Sunal’ın en ağır küfrü şeddeli bir «Eşşoğlueşşek!» olurdu. Metin Akpınar’ın ağıza alınmayacak bir söz ettiğini hatırlamam. İlyas Salman gözümün önünde, genel müdürünü altına almış yumruklarken, bir yandan da «Ulan sayın müdürüm» demeyi ihmal etmiyordu.
Buna karşılık Reha Muhtar geçen akşam «saygın konuklar»ıyla saatler boyu Recep İvedik tipinin küçük çocuklar üzerindeki kötü etkilerinin neler olabileceğini tartışma ihtiyacı duydu.
Son günlerin Erdoğan-Baykal arası laf atışmalarından, biz yaşlılar, gençlerden daha çok rahatsız olmaktaysak, bunun sebebi anlatmaya çalıştığım, alışık olduğumuz eski üslubun seviyesidir.
Türkiye’nin bir bütün halinde iyiye doğru gittiğini düşünenlerdenim. Bugün aksi yönde bir gelişmeden de söz etme ihtiyacını duydum. Yeni üslubun örnekleri hatırınızdadır diye, tekrarlamaktan kaçındım.

Ahmet Kaya’ya gecikmiş ağıt
Belli oldu ki biz, artık su yüzüne çıkmış bir «dönüşüm» sürecini yaşamaktayız. Uzun yıllar görmezden, duymazdan, düşünmezden gelmeye çalıştığımız gerçeklerle nihayet yüzleşiyoruz. Becerir ve sonunu getirebilirsek, Bilmek istersen seni / Can içre ara canı! diyen Hacı Bayram Veli’nin ruhunu şâdetmiş olacağız.
Ali Kırca’nın herhalde unutulmayacak son Siyaset Meydanı programını seyrederken düşündüm (Show TV, 5 mart). Neredeyse sabaha kadar sürdü program. Bilmediklerimi öğrendim (evet, utanarak), haberdar olmadıklarımı tanıdım dinledim, hüzünlendim, ama sonuna kadar seyrettim. Bir yandan da, yazının başında söylemeye çalıştığım sebeple sevindim, gururlandım.
Bir Veda Havası diye de adlandırılan son Siyaset Meydanı’nı stüdyodakilerle birlikte yaşar ve düşünürken, gözyaşlarımı tutamayacak kadar duygulandığım da oldu.
Aslında program bu hafta kaybettiğimiz Yusuf Hayaloğlu adına, hatırasına düzenlenmişti. Varlığından bile sağlığında haberdar olamadığım farklılardan biriymiş Hayaloğlu. (Bir utanma sebebim de bu oldu.) Şarkı sözleri yazmış. Türkü söylerken işittik, insanın içine işleyen bir sesi var. Ahmet Kaya için yeri doldurulmaz bir dostmuş. Bir gönül ve güzellikler adamı.
Anma programı değil bu bir ağıttı, dedim. Ahmet’i sevenlerinki bir ölüm acısından, aramaktan, özlemekten ibaret değildi; duygulanmanın, hüznün, utancın, pişmanlığın büyük ağırlığı da birlikte hissediliyordu.
Maruz kaldığı kötü muameleyi, yurtdışına savrulup atılışını, duyduğu geri gelemezlik acısını bilmiyor değildim. Bilmediğim (isyan bile denemeyecek) itirazı, Kürtçülük, ayırımcılık iddiası değil, benim de yürekten katıldığım bir büyük ve tarihî yanlışın düzeltilmesi talebinden ibaretmiş.
Bu haklı eleştirinin ve duymazdan geldiğimiz dileğin idrakine vardığımız anda, öfkenin sevgiye ve utanca dönüşmemesi mümkün değil.
Aynı toprağın, aynı hamurun, aynı kaderin insanları, meselemizi karşılıklı kan dökerek halledebileceğimiz yanılgısı yüzünden kendimizi körelttiğimizin farkına varamıyoruz. Bu arada «Bölünme, ayrılık aklımın köşesinden geçmez. Biz bir bütünüz. Ben Atatürkçüyüm, cumhuriyetçiyim, laikim» diye haykıran adamı, yeni kasetimde bir de Kürtçe şarkı olacak, dedi diye kendimizden uzaklaştırabiliyoruz. Körelme dediğim de bu işte.
Ali Kırca sağ olsun! Sadece güzel bir ağıt değil, körelmişler için de tam zamanında yapılmış bir uyarıydı son Siyaset Meydanı.

TELAYNAK

  •  Bu akşam NTV’nin huriler-cadı dörtlüsü (Cadılık etmek, «aksileşmek, ters davranmak, hırçınlaşmak, dikine giderek karşısındakini tedirgin etmek» anlamında bir deyimdir) ABD’nin yeni dışişleri bakanı Hillary Clinton’u ağırlayacakmış. İşin asıl hoş bir yanı da bu buluşmaya, Beyaz Saray’ın bir önceki «sâkine»sinin (yani Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nin) talip olmasıdır.

Pınar Kür, günümüz insanlığının ABD’yi ne gözle gördüğü konusunda misafirlerini aydınlatacaktır, bundan eminim. Huri-cadı takımı tam kadro iyi İngilizce konuşuyorsa, biz-ertesi nesiller adına sevinirken, ben akranlar hesabına bir kere daha dertleneceğim. Ne demişti Nezih Demirkent rahmetli: 1950’ler Babıâli’sinde üniversite diplomalıların sayısı dörtten ibaretmiş.