Ahmet Sezer'e arz-ı veda

Sizi bilmem, hayli zaman var ki ben Hürriyet yazarlarından üçünü diğerlerinden önce okur oldum. Ahmet Hakan'ın, Pakize Suda'nın ve Ertuğrul Özkök'ün yazılarını.

Sizi bilmem, hayli zaman var ki ben Hürriyet yazarlarından üçünü diğerlerinden önce okur oldum. Ahmet Hakan'ın, Pakize Suda'nın ve Ertuğrul Özkök'ün yazılarını. (Sayfa sırasıyla söyledim, teşrifatçılığınız tutmasın! Niyesini müsait bir zamanda yazarım.)
Ahmet Hakan'ın cumhurbaşkanlarımıza dair dünkü yazısında Ahmet Sezer hakkında dedikleri, görev süresi dolmuş devlet başkanımız hakkındaki yaygın düşünce ve duyguların ölçülü bir özetiydi.
Sezer'e yakıştırılan özellikleri şöyle derlemiş Ahmet:

  • Görevini fazla ciddiye alan, çatık kaşlı devlet adamı.
  • Kendi gibi duyan, düşünen ve yaşayanların cumhurbaşkanı olmayı yeterli buldu.
  • Orhan Pamuk'a ilgisiz kalması, türbanlılara ödün vermemesi, PKK dışındaki Kürtlere soğuk davranması, İkinci Cumhuriyetçilerden hiç hazzetmemesi, liberallerden uzak durması yadırganan tutum ve davranışları oldu.
    Bu yakıştırmalar üzerinde durmayacağım. Türkiye'nin Onuncu Cumhurbaşkanı hakkında benim de kendime göre düşüncelerim ve duygularım var. Görevi sona ermeden söylemek istedim. Hayırlısıyla Çankaya'ya veda edecek ve haleflerinin çoğundan farklı olarak, biliyorum rahat bir nefes alacaktır. Onun adına bu günün artık gelmesini doğrusu ben de bekliyordum.
    *
    Cumhuriyetimizi kuranlar ordusunun iddiasız neferlerinden Tapu Müdürü Ruhi Devrim'in oğluyum. Sevdiği kadar beğendiği babasını adamakıllı içine sindirmiş bir oğul.
    Tapuculuk, çok çeşitli söylentilere konu olabilen bir devlet memurluğudur. Biraz da bu sebeple midir, bilemem, Ruhi Bey namuslu memur niteliğine toz kondurmamaya 42 yıl boyunca mübalağa üzre özen gösterdi. Şeker yokluğunda geri gönderilen pekmez tenekesi gibi, ailece onaylamadığımız tepkileri çoktu. Devlet memuru onun gözünde, devrinin yetişme şartları sebebiyle de olabilir, herkese benzemeyen biriydi. Bu sıfatına gölge düşürmeden yaşadı. Oğlunun Basınköy'de edindiği kooperatif evi de olmasa, emekli maaşıyla ne yapar, nasıl geçinirdim diye bir endişeden hiç söz etmedi. Tıpkı babamın herhangi bir hatasından, kusurundan kimsenin de şüphe etmediği gibi.
    Evet, görevini bihakkın yerine getirebilmek babamın, denebilir ki iş hayatındaki tek isteğiydi. Bu arada ve aynı anlayışla, gerektiği zaman üst makamlara karşı durmaktan da kaçınmadı. Bu yüzden Beşiktaş Tapu Müdürlüğü'nden Adana'ya, Sarıyer'den Kırklareli'ne sürülmeyi hiç mesele yapmadı.
    Ailesi çok önemliydi; usul-füru farkı gözetmeden. Görevi ikinci sırada gelirdi. Özel hayatında sadelik hâkimdi. Az sayıda iyi seçilmiş dostlar, bahçe ve marangozluk merakı.
    Herkes kendince değerlendirecektir. Ben Ahmet Sezer'i çok sevdim. Daha önce telefonu kapatırken «Yanaklarınızdan öperim» de derdim. (Hukuk mezuniyeti benden 11 yıl sonradır. Bizde nihayet o sıfatımızla konuşurduk.) Çankaya'dayken Beyefendi demekte kusur etmedim. Yedi yıl telefonda, bayramdan bayrama haberleşmekle yetindik.
    Ben de görevinin sona ermesini bekliyorum. Ahmet Bey Dostum ve zarif eşi Semra Hanımefendi'yle, âhir ömrümde, nihayet buluşup dostluğun da tadını çıkarabilmek için.
    Cuma namazı yerine zekât
    Cağaloğlu bizim eski semtimiz. Tarihî bir mahaldir. Nirengi noktaları Nuruosmaniye, Sultanahmet camileri, Ayasofya, Topkapı müzeleri, İkinci Mahmud Türbesi, Çemberlitaş... diye belirlenir.
    Şimdi size de aktaracağım haberi alınca, galiba ilk defa sordum şu suali kendime:
    – Çalıştığım gazetelerde cuma namazına gidenler olur muydu?
    Gidiyorum diyen birini veya içimizden birinin bu görevi yerine getirdiğinden söz edeni hatırlamıyorum. Aramızda zındık olmayan bir Allahın kulu da yokmuş demek ki! (Mümin dostlar üzülmesin bugün vardır mutlaka ve muhtemelen sayıları da çoktur. O tarihte bugün «dinci» sıfatıyla anılan gazeteler de yoktu.) Akla gelmiyor değil: belki bu borcu eda edip de, marifet yapmış gibi söylemeye gerek görmeyenler vardı.
    Cağaloğlu'nda ve son zamanlarda cuma öğle vakti dükkânınıza, yazıhanenize, kahvede tavla oynuyorsanız yanınıza, derli toplu, orta yaşlı bir adam gelebilir. Bu tanımadığınız kişi, size:
    – Ağabey, amca, dayı... diyecektir; görüyorum ki siz cuma'ya gidemiyorsunuz. Biz bu vazifeyi yerine getiremeyenlerin ayağına varıp, ibadet borcunu zekât vererek yerine getirmek isteyenlere yardımcı oluyoruz. Arada biz de sevap kazanalım diye... faslından laflar edilecektir.
    Üstüme vazife değil amma, okurlarımı uyarmak, ilgililere duyurmak için yazıyorum. Çok da hayret etmeyesiniz diye!
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Tahir Atacan)
  • Çaresiz kalanlardan biriyim. «Mevzuu» diyemiyorum, bana yabancı geliyor. «Mevzusu» desem size kötü geleceğini biliyorum.
    Yok mudur bunun bir çaresi?
    – Önce size Türkçe'nin bir ustasının, Şiar Yalçın'ın dediğini aktaracağım: «Mevki, cami, mevzu, mısra, mevzi, meta...» gibi ayın ile (yani sessiz bir harfle) biten kelimeler takı aldığında mevkii, camii, mevzuu... diye yazılır; mevkisi, camisi, mevzusu... şeklinde yazılması ve okunması, aksini savunanlar ne derse desin, son derece yanlış ve kulak tırmalayıcıdır.» (Doğru Türkçe adlı kitabı. Metis yayınları.)
    Ben de size şunu sorayım, Tahir bey: Niye mevzu'da ısrar ediyor da konusu demiyorsunuz? Ya diğer kelimeler, diyeceksiniz. Orasını sonra konuşuruz.