Ahmet Tan ile Serdar Devrim beni bir güzel haşladılar. Haksız değillerdi

Geçen pazar biraz da köşekadılarını konuşalım istemiştim. Yazı bazen başını alıp kendi istediği yere gider ya, gene öyle oldu. Size kendimizden şikâyete başladığımı yazıyı ertesi...

Geçen pazar biraz da köşekadılarını konuşalım istemiştim. Yazı bazen başını alıp kendi istediği yere gider ya, gene öyle oldu. Size kendimizden şikâyete başladığımı yazıyı ertesi sabah gazetede okuyunca fark ettim. Pek hoşuma gitmedi.
Pazartesi sabahı okur mektuplarını gözden geçirirken, meslektaş Ahmet Tan’ın mektubuna rastladım. Öteden beri yazılarını okuduğum, siyaset alanındaki çalışmalarını da takip ettiğim, nedense tanışmak nasip olayan bir arkadaşımız.
Pazar günü yayımlanan yazımı okumuş, diye düşündüm. Söze şöyle girmişti çünkü:
– «Köşekadıları arasında öfkeli ve haşin yazarlar daima olmuştur. (...) Oysa bu konumdaki insanlardan bilgili, dengeli ve insaflı olmaları beklenir» diye yazıyorsunuz. Bu cümlenizden cesaret alarak, on yıldan beri köşenize her baktığımda üzüldüğüm bir konuda size yazmak istedim, diyordu.
*
Anlattığına göre, Doğan Kitap’ta kızım Zeynep’le tanışmışlar; beni, naçizane bir kız babası olarak da gözü tutmuş. Rahmetli Gülseren Hanım’a tekrar rahmet diliyor. Oysa Hakkı Devrim defterini kapatmışmış.
Mektuba devam ediyor:
«Yaşım benim de kemale erdiğinden, haksız hiddet ve şiddetin tarafı olmaktan özenle kaçınıyorum. Sizinle olan gıyabî ünsiyetim eski, ama çok uzun değil.
«Yıl 1999’du. Bininci yıldönümü arifesinde kadılar arasında hararetli bir müzakere patlak vermiş ve <Milenyum 2000’de başlar diyenler ile hayır 2001’de başlar> diyenler ikiye bölünmüştü. Ben milletvekili olmuştum, iki cephede de değildim. Haftada nihayet iki kez yazıyordum (Sabah’ta). Ama milenyum atışlarına ben de katılmak istedim. Arada bir üçüncü cephe açıp, orada konuşlanmaktı niyetim. Takvimin icadını da özetleyen, kendime göre kelime oyunları da yaparak <takvim perest-bazı teresler...> diye şaka yollu bir yazı yazdım.
«Sizin hangi cephede yer aldığınızı bilmiyordum. Bu suç ise ben bunu işledim. Ama suçum, rakıyı, rezakiye uyak yapmaya çabalayan acemi bir şairin günahından daha ağır değildi.
«Perest’i teres’e kafiye yapmaya çalışmayı her nedense siz bir cürüm olarak gördünüz. Ve adımı da vererek bendenizin <Sokakta karşılaşılsa selamlanmaya değmez> olduğuna hükmettiniz.
«Bu hükmünüz... Değil bir köşe-muhzırının (<Şer’i mahkemelerdeki mübaşire benzer görevli>) bile yapmaması gereken bir tür yargısız infazdı.
«Ama gene de o günden beri köşenizi daha düzenli okumaya çalışıyorum. Kendim için okuyorum. (Ve bana iltifat ediyor.) Bir amacım da köşekadılarının neden öfkeli ve haşin olma ihtiyacı hissettiklerini bizzat sizden öğrenmektir. Neden dengeli ve insaflı olamadıklarını anlamaya çalışmaktır. Belki kavrayış zaafıdır.»
*
Sözü, ortak dostumuz olduğunu bu vesileyle öğrendiğim Türker Alkan’a getirerek, «1992’de Ankara Temsilcisi olduğum Cumhuriyet’e Ankara’dan yazacak yeni bir yazar arıyorduk. Kendisiyle Ankara İletişim Fakültesi’nde ders vermek dolayısıyla tanışıyorduk. Kalem ve kelam erbabı olduğunu hissettiriyordu. Sonunda ikna etmeyi başardım. Ama asıl başarım, sizin de takdir ettiğiniz (Köşeyazarlığına <en mutena ve müstesna> örnek, diye gösterdiğiniz) bir yazarda buluşmuş olmamızdı.
Belki <Sokakta görseniz bu defa selam vermek istersiniz> umuduyla, sizi bu uzun mektubu okumak zorunda bıraktım. Ailecek saygılar sunar, bütün kalbimle size sağlık ve afiyet dilerim.»
*
Melek buldu Ahmet Tan’ın sözünü ettiği yazı, 9 ocak 2000 günü yayımlanmış. Sonunda bir not var o yazının: «Teres’in anlamı pezevenk’tir», diye.
Neye öfkelendiğimi çıkaramadığım için bir sebep arıyorum: Ahmet Bey Arkadaşımızı kıracak bir sözü neden ettim acaba, diye. Kafaca uyuşamadığım, sevimsiz bulduğum biri asla değil. Belirttiği gibi, sebep olduğum bir tepki bu, sebebini de kendimde aramalıyım.
Pazar günü yayımlanan «Her gün yazmak, yazanın sağlığı açısından da faydalı bir iş değil» başlıklı yazım, umarım Ahmet Tan’ın dikkatini çekmiştir. Aşk ağlatır dert söyletir kabilinden bir yazıydı. Kendimden de şikâyetçi olduğum...
Oğlum ve meslektaşım Serdar Devrim de okumuş yazımı:
– Geçen akşam katıldığınız ve güncel meselelerimizi konuştuğunuz televizyon programında sizi dikkatle dinledim. Notlar alarak. Dinlemek ister misiniz?
– Faydalanırım.
– Bazı sözlerinizi ve bunları kimler hakkında söylediğinizi tekrar edeyim:

  • Ruh hastası (Bir belediye başkanı).
  • Züppeler (Bağnaz laikler).
  • Hızla faşist olur (Basın).
  • IQ’ları pek parlak değil (Türkler).
  • Zekâlarını ve bilgi seviyelerini sorgulamak lazım (Cumhuriyet’in kurucuları).
  • Anlayışsızlar / Eblehler / Budalalar (Ben «aydınım» diyenler).
  • Bu tip zekâların hafızası kuvvetli olur (Eski bir milletvekili).
  • Baştan beri hiç gözüm tutmamıştı (Eski Meclis Başkanı).
  • Kasap olur, bakkal olur. Şiirle ne alakası var? (Bir şairimiz).
  • Güzel konuşuyor. Ama arada üç beş uyduruk laf etmeden duramaz (Tayyip Erdoğan).
  • Biz elinize almanızla ikiye ayrılması bir olan, yarma şeftalilere benziyoruz. (Türk milleti).

Ahmet Tan’a olduğu gibi, faydalı uyarıları ve ayıplamaları için ona da teşekkür ettim. Eleştirilerinden faydalanmaya çalışmasına, evet çalışacağım.
Ama siz de benim, şu kadarını söylememe müsaade edin:
– Toplum çoğunluğu olarak öylesine kalın kafalı olduk ki, belki de hep öyleydik... Yalnızken odamda birçok kere iki kolumu iki yanıma bırakıp ağlamak istediğim oluyor.
Gene de özür dilerim.