AKP'yi şu kötüleyene bakın!

Başbakan Erdoğan bir dengine getirip «Küresel ekonomik krizden en az zarar gören ülke biz olacağız» demekten geri durmuyor. Hemen her hafta.

Başbakan Erdoğan bir dengine getirip «Küresel ekonomik krizden en az zarar gören ülke biz olacağız» demekten geri durmuyor. Hemen her hafta.
Dün işbu gerçeği bir kere daha şöyle ifade etti: «Türkiye zorlukları aşmada önemli eşikleri atlamış, tünelin ucundaki ışığı bütün parlaklığıyla görmüş durumda. Bizim için büyük sevinçtir!»
Radikal’in bir  haberi de şuydu: «Ekonomi yüzde 13,8 küçülmeyle rekor kırdı.»
Televizyonda Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun Koordinasyon Kurulu çıkışı gazetecilere söylediklerine kulak veriyorum:
– Yarın iş çıkışı AKP il binalarının önünde olacağız. Millete diyeceklerimiz var. Önümüzdeki salı günü 1 saat iş bırakacağız. Amacımız son bir uyarıda bulunmak. Başbakan’la görüştük. Yapılacak zam konusunda anlaşamadık. Top artık hükûmette.
Hükûmet ve Türk-İş başkanlarının dediği birbirini tutmuyor.
Beride, Sanayi ve Ticaret Bakanımız Nihat Ergün ısrar ediyor: «Türkiye krizden en az etkilenen ülkedir. Yılın ilk çeyreğinde şiddetli bir türbülans etkisinde kaldık. Yüzde 13,8’lik küçülme, krizin en derin yaşandığı ilk üç aya aittir. İkinci çeyrekten oldukça umutluyuz. Göreceksiniz bir sonraki dönemin rakamları olumlu gelecektir.»
Bu sözler, aynı gazetelerin aynı sayfalarında yan yana yer alıyor. Şu istatistiklerin bitişiğinde: «Türkiye küçülmede dünya üçüncüsü: Letonya 18,6 ile sonuncu, Estonya 15,6 ile sondan ikinci, Türkiye 13,8 ile sondan üçüncü... AB’de gerileme 4,5; ABD’de 2,5; Brezilya’da 1,8; Kıbrıs’ta 1,6; İsrail’de 0,4; Yunanistan’da 0,3...»
*
Görevliler, sorumlular böyle... Acaba halk ne diyor? Yükün altında ezilenlere Murat Yetkin’in şu dediği daha yakın ve daha doğru gelmez mi?
«Türkiye’nin (Gül’e göre de) bir numaralı sorunu olan Kürt sorununu konuşmaya zaman, zemin bulamadığımız gibi, ekonomideki kötü gidişi konuşmaya da zaman ve zemin bulamıyoruz. Belge, darbe ve yargı tartışmalarıyla bir körebe oyununun içine çekilmiş durumdayız.
«Şunu bile göremiyoruz: Son rakamlara göre, genç şehirli nüfusun üçte biri işsiz. Sizce asıl millî güvenlik sorunu bu değil mi?»
Kara mizah yaparak şunu da söylüyor Murat:
– «Kürt sorunu gibi ekonomiyi de tam konuşacağımız sırada, bir taraflardan yeni bir belgenin daha ortaya çıkmasının tam zamanıdır.» (Radikal, 1 temmuz)
*
Söz kara mizaha gelmişken, bir haberi daha aktarabilirim size. Bir partinin genel başkanı, «AKP, dünyanın en başarısız hükûmetidir, demiş; Türkiye’de sürekli kavga çıkaran ve çıkardığı gürültü ekonomiyi daha da kötüye götüren bir siyasî iktidar var. Bir siyaset ki iktidarıyla, muhalefetiyle (...) kamuoyunu yanıltma, gündemi çarpıtma ve güvensizliği derinleştirme arayışında gibidir.» (Hürriyet, 1 temmuz)
Kim mi dediniz? Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener; düne kadar AKP’nin dördüncü adamı durumunda olan siyasetçi.

Dil Yâresi
* Telaynak kutusundaki bindirme kelimesini bir televizyon terimi olarak kullandım. Yanılmıyorsam sinema terimi olarak kullanılıyor. Overlap, overlay, superimposition karşılığında; bindirmeli baskı, bindirmeli görüntü, zincirleme bindirme... gibi deyişler var.
«Üst üste gelme, kayma, getirme, duruş...» gibi ayrıntılı kullanışlara da rastlıyorum.
«Bindirmeli konuşma» dedim; çakışma ve çakışmalı konuşma da denebilir.

Radikal’de saygısızlıklar
Mehmet Y. Yılmaz doğrudan Radikal’e, yani bizzat yayıma başlattığı gazeteye soruyordu dün. Orada bana ve benim yaşımda gazetecilere alenen terbiyesizlik eden bir kadın vardır, adını anmak istemediğim (Hürriyet, 1 temmuz).
Mehmet, o kadının bir yazısından söz ediyor. Sorduğu kısaca şu: «Bir orduevi bahçesinde oturan insanları böylesine aşağılayarak tarif etmek, gazetecilik mesleğinin neresine sığıyor?»
Geniş bir yerine herhalde! Rahmetli Şükrü Baban sevmediği birinin adı geçince, «Bırakın şu müflis-i mendebûru!» derdi.
Ben de, pek beğendiğim bir emekli Paşa’dan hem de sitayişle söz ederken, Akif Beki’nin (bağışlayın aynen yazacağım) şu dediğinden dehşete düştüm: «Mazur görün, ama lafın <belini getirmeden> konuşuyor.» (Radikal, 1 temmuz)
Ben, emsaline hiç rastlamadım. Eski yönetmenim, sen ne dersin?

TELAYNAK
Bindirme
* Dün öğle saatlerinde CNN Türk’te haberleri dinliyorum. Spiker Hande Fırat sivil savcının (Genelkurmay Başkanı’nın «Kağıt parçası» diye nitelediği malum) belge sebebiyle Albay Dursun Çiçek’i tutuklaması olayını Prof. Sami Selçuk ile konuşuyor.
Daha doğrusu konuşmayı deniyor. Başarılı olduğu söylenemez. Ben mesela, işi gücü bırakıp dinlediğim halde ikisinin de ne dediğini anlayamıyorum.
Ekranda, aynı mahalde bulunmayan iki kişinin bindirme diyebileceğimiz konuşmasına tam bir örnektir, dünkü bu sahne.
Spiker uzayan cevabın arasına girmek istiyor. Ne mümkün! Muhatap hiç oralı değil, anlatmaya başlamıştır, devam ediyor. Spiker de aklına gelen suali sormakta ısrarlı. Birbirinin yanlışını düzeltmek için bindirme yapan Ramazan mukabelecileri gibi, aynı zamanda (yani birbirini dinlemeden ve muhatabın ne dediğini anlamadan) ikisi birden konuşmakta adeta inat ediyorlar. Böyle olunca seyirci (dinleyici) de benzer durumda kalıyor: bindirme usulünce üst üste konuşan ikiliden ne birinin, ne diğerinin dediğini anlıyor.
Karşılıklı veda ve teşekkür sözleriyle, bir televizyonda telefonla yapılan mülakat tamamlanmıştır. Seyirci hiçbir şey anlamadan kalakalmışsa kime ne!
Trafikteki saygısızlığımızın bir diğer tezahürüdür bu. Cevabı fazla uzatmamayı da bilmiyoruz, uzayan cevabın nezaket dahilinde arasına girip mülakatı gereken tempoda sürdürmeyi de.