Alfabe konusunda, yenilerini göze alamayacak kadar işlenmiş hatamız var

Türk alfabesine üç harfin (q,w,x) daha eklenmesi konusunda alelacele ahkâm kesenler arasında dün, üç Radikal yazarı da vardı: Tarhan Erdem, Murat Yetkin ve bendeniz.

Türk alfabesine üç harfin (q,w,x) daha eklenmesi  konusunda alelacele ahkâm kesenler arasında dün, üç Radikal yazarı da vardı: Tarhan Erdem, Murat Yetkin ve bendeniz. Bu alanda en ehil olanımız Murat, X ve W harflerinin gırtlağımızda oluşan hangi seslerin yazıdaki karşılığı olduğuna dair ayrıntılı bilgi veriyor, açıklamalarda bulunuyordu.
Dilin müziğini anlatmaya benzer, zor bir iştir bu. Uzmanları sözlü olarak anlatırken bile, ben genelde yeteneksiz, özellikle de ses ve müzik özürlü adam, bu dersleri kavramaktan âciz kalırdım. Dikkatle okudum, Murat pek de güzel ifade ediyor, ama kulunuz mendebur, kavrayamamakta gene de musırrım.
Murat «Bence açılımdan önce Türkçe’yi daha iyi konuşmak ve yazmak için bu harfleri alsak iyi olur. Böylece bir <Daha doğru Türkçe> açılımı önermiş oluyorum» diyor.
Tarhan Bey önce soruyor:
– «Kürtçe dilinin ve yayımlarının desteklenmesi için, Türk alfabesinde değişiklik yapılmasının niçin gerekli görüldüğünü anlayamadım» dedikten sonra, buna bir sual daha ekliyor, onu ben de anlayamadım:
– «Diyelim ki değiştirilmesine karar verildi, doğru değiştirilecekse bunda ne var?»
Tarhan Bey Anayasa’mızın 3’üncü ve 174’üncü maddeleri üzerinde durarak, bu üç harfin Türk alfabesine eklenmesine anayasal bir engel bulunup bulunmadığını da tartışıyor. Netice:
– «İnkılap Kanunları değiştirilemez değildir; Anayasa’da bu kanunların değiştirilemeyeceği yazılmamaktadır; 174’üncü madde bu kanunların Anayasa’ya aykırı olduğu biçimde yorumlanmasını önlemiştir.
Hüküm fıkrası da şu, ki hatırımızda kalmalıdır. Çünkü yakın gelecekte bu yoruma ihtiyaç duyacağız: «Türk Harfleri Kanunu’nun eki olan cetvelde (29 harflik liste) değişiklik yapılabilir.» Devam ediyor: «Bugün alfabeye üç harf eklemek için gerekmiyor, ama gerekirse Anayasa’nın 174’üncü maddesi de değiştirilebilir.»
*
Türkçe konusunda gene sallapati kararlar alınacak diye telaşlanmamı yadırgamayacağınızı düşünerek ve hoşgörünüze sığınarak lafı biraz uzatacağım.
Türk Dil Kurumu 1932’de kuruldu. Dil Bayramı’mızın 75’inci yıldönümünü 2007 yılında kutladık. Dolmabahçe Sarayı’nın bir salonundaki toplantıya ben de davetliydim; gazeteci olarak. Ama orada konuşmak üzere bir sıra koltuğa dizilmişler arasında, dilimizle ilgili (Türk Dil Kuru-mu, RTÜK, Anadolu Ajansı, TRT gibi...) kuruluşların başkanları veya temsilcileri de vardı. Daha çok, bu kurumlarımızın Türkçe’ye hizmetleri ve bu konudaki titizlikleri anlatıldı.
Tören geleneğine aykırı bir suali ben sordum o gün. Konuşanlar ve dinleyenler daha çok dilcilerdi. Onlardan bir hususta bilgi edinmek istiyordum.
– Atatürk üç çeyrek asır önce dil uzmanlarıyla şu bulunduğumuz salonda bir araya gelmiş. Türkçe’ye dair hayatî önemde kararlar burada alınmış. O masanın etrafındakiler acaba, o toplantı tarihinden 20 yıl kadar önce bir başka halkın, tıpkı bizim yaptığımız gibi, Arap alfabesini terk ederek Latin alfabesini benimsediğini biliyorlar mıydı?
Sözünü ettiğim hadisenin (devrim deniyor) kahramanı Arnavutlar’dı. Yıl 1908. Çeşitli lehçeleri bulunan (Başlıcaları tosk ve geg lehçeleridir; onların da kendi içinde çeşitleri var) Arnavutça, bizim Türkçe’miz gibi tarihi boyunca değişik alfabeleri önce benimseyip  (İslav, Yunan, Arap), sonra terk etmiş bir dildir.
Bu ayrıntıyı da hatırlattıktan sonra sordum, o gün Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmış dostlara:
– Arnavutların bizden 20 yıl önce, aynı şeyi yaparak Arap alfabesinden Latin alfabesine geçtiklerini biliyor idiyseler, onların tecrübesinden faydalanmayı da düşünmüş olmaları gerekir. Atatürk ve çevresindekilerin bu tecrübeden alınacak dersler üzerinde durup düşündüklerine dair bir bilginiz var mı? Arnavutluk, Osmanlı mülküne dahil bir ülkeydi. Türk devrimini gerçekleştirdikten sonra dil devrimine hamle eden öncülerimizin, bir yenisini denemeye kalktıkları o kültür hareketinden büsbütün habersiz olmaları mümkün müdür? Arnavutlar ne gibi güçlüklerle karşılaşmış, neylesine yanlışlar yapmış ve bunları nasıl aşmış diye merak etmemeleri, o çok benzer, yakın tarihli ve faydalanılabilir hadiseden faydalanmamaları aklın alacağı hal midir?
Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmışlar ses vermedi.
– Hepiniz dil konusunda bana ders verecek bilginlersiniz. Sualime bir cevap vermeyip de, böyle sessiz kalışınızın sebebi nedir, diye ısrar da ettim.
Cevap alamadım. Gık demediler. Şimdi size sorayım:
– Nedir bu sessizliğin anlamı?
Verecekleri cevabın, benim dil bilgimi aşacağını bilmekten ileri gelen bir tevazu ve müsamaha mı? Yoksa bu konuda onların da bir bilgisi olmayışı mı?
Günaha girme ihtimalini de göze alarak diyeceğim ki, 1928’dekiler gibi, 2007’de Dolmabahçe’de toplanmış olanların da, eski Osmanlı mülkü Arnavutluk’ta yaşanmış kültür hadisesinden, alfabe devriminden yani, haberleri yoktu.
Tahrik edici bir sualdi sorduğum. Bilen olsa, o gün cevap vererek bana haddimi bildirirdi.
*
Bugün de hepimiz, o gün Atatürk’le buluştukları masanın etrafında oturan sözüm ona dil uzmanları gibi cahil olduğumuzun farkında bile değiliz.
Konuştuğum dil bu benim
Senden öğrenecek değilim, der korkarım ki gene yolumuza bildiğimiz gibi gideriz.
Dilde alfabe değiştirmek, imla kuralı değiştirmek, çocuk eğlencesi değildir. Bu değişikliklerin, kanun maddelerinden önemli bir farkı daha var. Siz onları değiştirdim sanır, çoğu zaman eski hallerini de aratırsınız.
İki üç harfi daha alfabenize alır veya almadan kullanırsınız. (Q, W, X harfi olmayan klavye mi var?)
Konuşacağız. Size Arnavutların alfabe değiştirmeyi nasıl anladığını ve uyguladığını da anlatacağım. Hataları tekrarlamanın haysiyet kırıcı bir yanı da var.