Ali Poyrazoğlu, Matmazel Arşaluz rolünde başarılı. Ama bundan ibaret değil.

Komedi yazarının en önemli özelliği galiba zekâ'sı. Araya gireceğim, affedersiniz, beni en çok rahatsız eden iki insan özelliğinden biri aptallık'tır. (Öbürü nekeslik.)

Komedi yazarının en önemli özelliği galiba zekâ'sı. Araya gireceğim, affedersiniz, beni en çok rahatsız eden iki insan özelliğinden biri aptallık'tır. (Öbürü nekeslik.)
Türkiye'de ve Ali Poyrazoğlu sayesinde, Tak Tak Takıntı adıyla seyrettiğimiz komedinin Fransız yazarı Laurent Baffie. Bu yazarın, hatırlarsanız bir oyununu daha seyrettik biz, Genco Erkal'ın Dostlar Tiyatrosu'nda, adı Yarışma'ydı. Birkaç yıl önce.
Poyrazoğlu, Paris'te seyretmiş bu oyunu. Fransızca adı Toc-Toc'muş («Kaçık» demek). Ve çoğu zaman olduğu gibi, Türkçe'ye uyarlayarak çevirmiş.
Bu sevgili Ali arkadaşım benim, bildiğiniz gibi, aynı zamanda usta bir yazardır. Bir başka dünyanın takıntılı insanlarını, gördüğümüz an benimsiyorsak, bunun bir sebebi de onun güzel, kıvrak, haşarı Türkçe'sidir. Şu tarifi oyuna dair bir yazısında o veriyor:
– Takıntılarımızın, alışkanlıklarımızın, yaşamda yaptığımız her türlü tercihin -cinsel tercihimizden siyasal tercihimize kadar- zamanla etrafımızda sıcacık, korunaklı, su geçirmez, ses geçirmez, ılıman, karşı görüşe dayanıklı duvarlar ördüğü hep aklımda... (diyor ve soruyor:) Sizin takıntılarınızla aranız nasıl? Takıntılar «Beynin davetsiz misafirleri». Davetsiz misafirleri ertesi sabah kapı dışarı edebiliyor musunuz, yoksa sizde onlar ömür boyu yatıya mı kalıyor?
*
Bir metni bu kıvamda anlayan adam koyuyor sahneye. Başrolü oynayan da o. Bekâretiyle mağrur ve mahcup, geçkince güzel ve zengin kadın, Arşaluz Taşaklıyan! («Çıkarken anahtarı evde unuttum, ocağı açık bıraktım» takıntısı var. El çantasıyla başı dertte.)
Bir seanslık mucize tedavisiyle meşhur bir doktorun muayenehanesinde, altı «takıntı hastası» bir araya geliyor. Ve aksilik bu ya, doktor o gün gecikiyor...
Diğer takıntılı hastalar, iki kadın ile üç erkek. Şuayp Kibar (Bülent Kayabaş) küfür takıntılı bir adam, ağzından çıkanları el ve beden hareketleriyle tamamlamaktan da geri kalmıyor. Müzmin bekârlığının asıl sebebi, «Falanca Hanımefendiyle ve kendi isteğinizle evlenmek istiyor musunuz?» beylik sualine, memurun eşini de sarıp sarmalayan bir küfürle cevap vermiş olması. Bu tehlikeli takıntısı yüzünden, bekleme odasına ondan sonra gelen şoför Kâmil Çakmak'la (Özdemir Çiftçioğlu) gırtlak gırtlağa gelmelerine de ramak kalıyor.
Kısa sürede anlaşıyorlar, çünkü Kâmil'in de tedavisi gereken bir takıntısı var: her şeyi, ama her şeyi sayıyor; saymakla da kalmayarak altı haneli, dokuz haneli sayıları zihninde çarpıp sonucunu hesap makinesi gibi o saniye biliyor.
Eylül Çimen (Esen Ali) gencecik bir bilgisayar programcısı. Takıntısı simetri. Sandalyeler bir hizada dursun istiyor. Karo döşemelere basamadığı için, kurbağa gibi sandalyeden masaya, oradan divana sıçraması gerekiyor.
Bu arada şoför Kâmil, bekleme odasına yeni gelenlere, Şuayp Amca'nın pek saygıdeğer biri olduğunu, ayıp laf derse bunu elinde (dilinde) olmayan sebeplerle yaptığını ayrı ayrı söylüyor, ki çok yadırgamasınlar.
Derken bir hanım (hasta), Melek Pakyüz (Şebnem Özinal) geliyor. Tepeden tırnağa beyaz elbisesiyle tertemiz, aydınlık bir görüntü; siyah pelerinine de bakarak, diğerleri onu hastabakıcı sanıyorlar. Titiz bir ev kadını.
Aynı saatte randevu verilmiş altıncı hasta (Bunun niye böyle olduğunu oyunun sonunda Bülent Kayabaş size söyleyecektir) Söğüt Kurugürültü (Berrak Kuş) sevimli bir genç kız. Onun takıntısı da «ikileme illeti». Ağzından bir söz çıktıktan sonra -ama isterse bir başkası söze girmiş olsun- Söğüt bir önce söylediğini, jestler ve mimikler de aynı olmak üzere tekrarlıyor. Böyle bir takıntı.
Şuayp Amca'nın bir not defteri var. Bu takıntıların Latince adlarını, doktor doktor gezerek öğrenmiş ve yazmış oraya. Hep birlikte öğreniyoruz. (Bu takıntılar arasında, bence en katlanılmazı Söğüt'ün ikilemeleri. Onun lafı bitiyor, başkaları konuşuyor, ama ben gözümü Söğüt'ten ayıramıyorum. İkilesin de ferahlayalım, diye...)
*
Bir oyunu, lafı bu kadar uzatarak anlattığını hatırlamıyoruz, diyeceksiniz. Haklısınız da, sözü durup dururken uzattım da sanmayın lütfen.
Tiyatro salonundan, pazar akşamüzeri, bu kadar rahatlamış ve keyifli çıkabileceğini ben çoktan unutmuşum.
Buram buram zekâ tüten bir seyir ertesinin huzurudur, o akşamüstü İş Sanat'ın görkemli salonundan ağır ağır çıkan insanların yüzüne vuran.
İki uzun perde boyunca sahneden hiç kopmadan seyrettiğiniz bir oyun. Kendi hesabıma şunu söyleyebilirim: Hayli zaman var ki, bir komediyi, bu kadar haz duyarak seyrettiğimi hatırlamıyorum.
Bir yazar ki, düşündüğünü oyununda, sahnedekiler ile salondakileri birbirinden ayrılmaz bir bütün kılacak ustalıkla anlatabilmiştir. Ve seyirci sahnedekileri, onlar da birbirini gözünü bile kırpmadan seyretmek ihtiyacını duyabilmiştir, çokbilmişliğimi mazur görün, işte buna TİYATRO derler.
Ömrüne bereket, benim işinin büyük ustası Ali Kardeşim! Ve doktorun asistanı rolündeki Kerem Coro'da dahil, Poyrazoğlu Tiyatrosu'nun çok başarılı oyuncuları. Bir bir saymıyorum, ama HEPSİ! Ve dahi bu başarının, sahnede rolü olmayan görünmez kahramanları.
*
Bir salı günü bu pazar boyutlu, upuzun tiyatro yazısı da ne oluyor, değil mi?
Takıntılı siyasetçilerden siz de benim gibi çok sıkılmışsınızdır, diye düşündüm!