Analar gününde seksenlik bir dedenin ne işi var, diyeceksiniz. Deyin bakalım!

Bayramlar seyranlar iyi de Amerikan icadı «günler» ile pek aram yok benim. Bunda, alışverişten hoşlanmayışımın da dahli olabilir.

Bayramlar seyranlar iyi de Amerikan icadı «günler» ile pek aram yok benim. Bunda, alışverişten hoşlanmayışımın da dahli olabilir.
Gördüğünüz gibi bugün Anneler Günü kutlamalarına ben de katılıyorum.
Ben bu yeryüzünde en çok iki anneyi tanıdım: kendi anam Samiş ile çocuklarımın anası Lülüş’ü. (Her ikisinin de, aile ve yakın çevrede geçerli adlarıydı bunlar.)
Onlarla başlayalım, çünkü benim çok yakın çevremdeki anaların sayısı ikiden, üçten de ibaret değil. Ana insanın en önemli, en temelli çeşididir. Bildiğiniz gibi.
*
Anam büyük şehirler uğruna, kendi kasabasını erken yaşta terk etmişti. Kastamonu’nun Taşköprü’süne dönmeden yaşamış, son nefesini İstanbul’da vermiş bir Cumhuriyet kadını. 1905 doğumluydu, Cumhuriyet’in ilanında 18 yaşında. Muallim mektebi. Subay olan amcası Münip Bey’in Ankara’daki evinde olduğu yıllar çalışmaya başlar. İşyerinde babamla tanışır, 1928’de 23 yaşında evlenir. Sonra gelsin bir devlet memurunun şehirden şehire geçen hayat hikâyesi.
Samiye (Güngör) Devrim, ben onu fark ettiğimde başı açık, örttüğü zaman da kâkülü açıkta bırakılan, makyaj yapan, çağdaş giyimli bir müdür-eşiydi. Giderek, müftüler soyundan geldiği daha çok hissedilir oldu. Orucunu hep tutardı: orta yaşlarda namaz kaçırmaz, babaannelik dönemindeyse artık başını açmaz oldu. Taassup gibi bir takıntısı yoktu. Babam namaz kılmayan, devamlı oruç da tutmayan bir Müslümandı. Bayram namazlarına giderdik. Oruç benim için zaman zaman ailece oynamaktan çok hoşlandığım bir oyundu. Kızkardaşim Işıl için de öyle. Keza bizim çocuklar da. Son nesillerde, mümin anam ile biz zındıklar arasında, mutedil dindarlar olarak halamı ve Gülseren Hanım’ı sayabilirim. Onları çeşitli vesilelerle odalarında yalnız ve başları örtülü dua ederken görürdüm. Annem ölene kadar, oturduğu yerde de olsa namazını kıldı.
*
Ben anamda safiyeti ve temizliği, kadın yanımda (Lülüş’te) sevgiyi ve şefkati gördüm. Haddimi aşmış olmayacağımı bilsem, bunları biraz da öğrendim galiba demeye cesaret ederdim.
Yalnız kendi adıma yapılmış bir değerlendirme de değil bu. Bu niteliklerle anıldıklarını çevremde o kadar çok işittim ki, galiba size kişisel bir düşüncemi değil, küçük topluluğumuzun ortak değerlendirmesini aktarıyorum.
Annem, aynı zamanda fizik bir hadise benim için. Kadın tenlerinin en yumuşağı onunkiydi diye bir inancım var mesela. Ve onun kokusu. Beşerî olmaktan öte ve aynı zamanda hayvanî duyular değil mi bunlar? Benim tenimin oluştuğu vasat onun bünyesinden başka bir yer değil ki. Bu yeryüzünde ilk temas ettiğim, mideme inen ilk damlayı ağzımda bulduğum ten de anamınki değil mi?
Hanımlar, Beyler! Allah rızası için söyleyin! Hiç değilse onaylarcasına başınızı sallayarak cevap verin şu sualime, ki derdimi ifade edebildiğim için sevineyim:
– İçinde varlığa dönüştüğüm kap, içinde ceninleştiğim tencere, içinde yoğurulup şekillendiğim fırın... anam değilse benim, nedir, neresidir?
Onun yumuşacık teni, onun misler gibi kokusu gelmeyecek de, bana ne daha iyi, daha yakın ve daha güzel gelecek, söyler misiniz lütfen: Başka bir cevabı olabilir mi bu sualin?
*
Lülüş anaya geçiyorum. Kadın yanını değil, çocuklarımın anasını, benim en çok ve en iyi tanıdığım iki anadan birini konuşmaya başlıyoruz.
Hep kıskandım onları ben. Sıradaki ikinci ananın, iki çocuğuyla ilişkisini. Hayır, saklamaya çalışmadım. Ama bütün zevzekliğime rağmen, yüksek sesle itiraf da etmedim doğrusu.
Niye kıskandığıma dair bir kuram da geliştirdim. Durun, onu da söyleyeyim size.
Anneannem Taşköprü’de doğup yaşamış, son nefesini de orada vermiş Zehra Hanım’dı. Dedem bir kasabanın, üçüncü göbek müftüsü Abdülkerim Bey.
Çocuklarımın anneannesi Kadriye Hanım, yayınları arasında tarihî Servetifünun dergisi ve gazetesi de bulunan, ünlü yayımcı ve yazar Ahmet İhsan Tokgöz’ün kızı ve İstanbul Etibba Odası başkanlarından, ünlü cerrah Prof. Murat Cankat’ın eşiydi.
Hayli farklı şartlar söz konusu.
Normal süre yaşayan insan, hayatı, kendi soyundan beş nesille paylaşıyor: 1. Büyükanne, büyükbabalar nesli; 2. Anne ve babalar nesli; 3. Sizin, bizim (daha doğru ifadeyle ben akranların) neslimiz; 4. Çocuklar (kızlar, oğullar, gelinler, damatlar) nesli; ve 5. (En keyiflisi, tadına en doyulmaz olanı) Torunlar nesli.
Ve nesiller arası ilişkiler, ki bence insanlık tarihinin en etkili, en önemli, en kalıcı (etmeni, etkeni, faktörü, biçimlendireni, oluşturanı, geliştireni... artık siz ne derseniz, ama ben bildiğim terimlerde ısrar edeceğim) âmilleri ve müessirleri’dir.
Bu müessirlerin (yani «biçimlendirici etkilerin») önemli bir özelliği de nesilden nesile çok değişmesidir. Şunu demek istiyorum: büyükbabam ile babam arasındaki ve oğlum Serdar ile torunum Selim arasındaki ilişki üslubunun aynı adla anılamayacak kadar farklı olduğunu kabul edip anlayışla karşılamamak için budala olmak bile az gelir.
Özetlersek, şahidi olduğum nesiller arası ilişkilerin en farklılarından biri yaşandı benim burnumun dibinde: Lülüş ile iki çocuğu arasındaki (Utanmasam «üçüzler gibi» diyebileceğim) ilişki. Kıskanmayacak gibi değildi. Özetle «Lülüş’ün en güvendiği insan kızı Zeynep, en yakın sırdaşıysa oğlu Serdar’dı» (Bakmayın, benim de kendime ayırdığım bir pay var elbette.)
Nice analar var hafızamda. Başta büyükannelerim. İkinci anam sayılan halam Üftade Hanım. Kayınvalidem. Sütanam ve yengem Mürvet Hanım. Çocuksuz analar Gülçin ve Işıl kardeşlerim. Zeynep, Brigitte, Ayten, Nuran... Arkadaşlarımın eşleri var, güzel analar...
Kısası, kadından yana dünyanın çok şanslı adamlarından biriyim ben derken, boşuna konuşmuyorum.
Vesselam!