Anayasa, hızlı tren ve altyapı

Sıra, yıllar yılı şikâyet ettiği Anayasa'yı bütünüyle ele alarak baştan sona yenilemeye gelince ne yapacağını bilemeyen Türkiye'de, dün beni heyecanlandıran haberin başlığı şuydu: «Türkiye, yüksek hızlı trene hazır değil» (Hürriyet).

Sıra, yıllar yılı şikâyet ettiği Anayasa'yı bütünüyle ele alarak baştan sona yenilemeye gelince ne yapacağını bilemeyen Türkiye'de, dün beni heyecanlandıran haberin başlığı şuydu: «Türkiye, yüksek hızlı trene hazır değil» (Hürriyet).
Hayır, hayır!
Yirmi birinci yüzyılda hâlâ, hızlı trene hazır hale bile gelememiş bir memlekette, siz dört başı mamur bir anayasa yapmaya ne cesaretle niyetlenirsiniz?.. kabilinden lafazanlık edecek değilim.
Ben o hadiseyi, sırf bir ulaşım meselesi diye düşünüyordum ve doğrusu dertliydim.
2004'te, Pamukova'da 41 cana mal olan hızlı tren kazasını unutmadık. O facianın bütün suçu eninde sonunda, demiryollarımızın çaresiz çalışanlarına yüklendi ve mesele böylece kapatıldı.
Ama unutulmadı.
Son günlerde haber alıyoruz ki, raylar elden geçirilmiş ve yeni lokomotif ve vagonlarla deneme seferlerine başlanmış bile. Ben televizyon haberlerinde birkaçtır, deneme seferlerinin filmlerini de görüyorum. Ama Allah biliyor ki sevinemiyorum.
Trenin benim hayatımda, çocukluğumdan başlayarak önemli yeri oldu. İstanbul-Adana tren yolculuğu mesela, 1940'larda, üç gün iki gece sürerdi. Ankara'ya uçak yerine trenle gitmeyi severim. Ee, Haydarpaşa'dan trene akşam yemeğinden önce biner, ertesi sabah Ankara'ya sabah kahvaltısından sonra inersiniz.
Demek istiyorum ki, hızlı tren projesi beni, mesela uçak yolcularından daha çok ilgilendirir. Bu yüzden olacak, Prof. Aydın Erel'in 2004 kazasına dair eleştirilerini, daha doğrusu kazadan önceki uyarılarını hiç unutmamışım. Gene açıklamış bu konuda düşündüğünü; Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeki 7. Ulaştırma Kongresi'nde. Özetle «Türkiye henüz hızlı trene hazır değil!» diyen de Prof. Erel zaten.
– Yeni yapılan yüksek hızlı tren hatlarımız çok kötü, diye devam ediyor. Hızlı trende raydan ziyade altyapı önemli. Raylar iyi olabilir, zeminin de sağlam olması gerekiyor. Hızlı tren deprem gibi, altyapıda anormal titreşimler oluşturur. Titreşimler altyapıyı bozar. Bizim mevcut demiryolu zeminlerimiz hızlı treni kaldıramaz. Pamukova faciasının da asıl sebebi zemindi. Hiçbir ülke işe bu hızla başlamaz zaten.
Bakın bakalım, bu uyarıdan ne netice alınacak. Sonra anayasa konusundaki bocalamamızı düşünün. Orada da altyapı zaafı var, raylarda olduğu gibi anayasada da kusur cümlelerde değil, altyapıda. Yani zihin altyapımızda.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Zeynep Yağız)

  • «Sarımsak» kelimesi TDK Sözlük'ünde bu şekilde geçiyor. Eski imla kılavuzlarında «sarmısak»tı. Doğru yazılışı hangisidir?
    – Farklılık devam ediyor. TDK'nın ve MEB'nin sözlüklerinde, TDK'nın İmla Kılavuzu'nda, Püsküllüoğlu'nda ve Çağbayır'da imla SARIMSAK.
    Altı sözlükte ve Ömer Asım Aksoy'da imla SARMISAK. İsmet Zeki Eyüboğlu eski Türkçe'deki sarımsak, ses değişmesiyle sarmısak olmuştur, diyor.
    Şemseddin Sami, «Birbiri üstüne zarlarla sarılı olmasından dolayı sarmısak olarak isimlendirilmiştir» diyor.
    Ben, Ömer Asım'ın kılavuzunu tercih ederek «sarmısak» yazıyorum.
    Ev adresini unutanlar için...
    Alzheimer hastalığı 65 yaşını geçenlerde daha sık görülür. Dünyada 20 milyon, Türkiye'de 250 bin alzheimer'li var, diye başlıyor haber.
    Tıp, eskiden bunama diye halk dilinden alınmış bir kelimeyle tanımlanan bu hastalıkla amansız mücadele halinde. Çaresi bulundu bulunacak denen hastalıklardan biri. Ne var ki, giderek hasta sayısı hızla artacaktır uyarıları da hâlâ kulağımızda.
    Annemi son yıllarında zorladı bu hastalık, diye belki de, ben kendi hesabıma alzheimer'e dair hiç değilse gazete haberlerini dikkatle okurum. Dünkü Radikal'de Bahar Çuhadar da bu hastalıktan söz ediyordu. Hasta takip sistemi harekete geçirilmiş. Hastanın üzerinde taşıyacağı cep telefonu büyüklüğündeki cihaz, internet bağlantısı sayesinde onun nerede olduğunu, 2 metrelik bir yanılma payıyla her an gösteriyormuş. Malum alzheimerli hasta için bir tehlike de, evden çıkıp kaybolması. Birçok şey gibi, evinin adresini de unuttuğu için.
    Pekâlâ da benim aklıma, hemcinslerimin kulağına söylemek istediğim bir muzırlık geldi.
    – Eşiniz sizden, neye lazım olduğunu söylememe şartıyla, yani ev masrafları dışında, açıktan mesela bir 500 dolar isterse, dikkatli olun! Çalışıyor da şahsen gelir sahibiyse teyakkuz halinde kalın. Cihazın bedeli 495 dolar. Gazetede, nerelerden alınabileceği de yazılmıştı.
    Orhan'ı özledim
    Pamuk'tan bahsediyorum. Nobeli alışından hemen sonra, İstanbul'da bir kokteylde buluşmuştuk. İletişim Yayınevi'nin davetlisi olduğumuz, yemekli bir toplantıydı.
    Oysa biz evde buluşacaktık. Aylın da, Rüya da olacaktı. O benim yıllar önce, Türkiye'den Nobel Ödülü alan bir edebiyatçı çıkarsa bir gün, adı Orhan Pamuk olacaktır, dediğim yazar.
    Ee, kazandı işte! Oturup uzun uzun konuşmayalım mı? Bu olaganüstü kültür hadisemizin tadını çıkarmayalım mı?
    Oğuz Akkan, yayımcılığa Nobel'li yazarların romanlarıyla başladı. «Nobel'li bir romancımız olsaydı da, onunla başlasaydık» diye hayıflanmıştık.
    Yayın, o yılın Nobel'i Sartre'ın üç ciltlik romanıyla başladı. Çeviren Gülseren Hanım'dı.
    Orhan'ın, Amerika'da kalıp orada çalışmasına sebep olanlara hayır dua etmiyorum. Bu olay, edebiyat tarihimizin yüzkarası olmakta devam edecek.