Ankara haberlerinin tadı yok

Gazetecilik jargonunda Ankara haberleri farklı bir dünyanın adıdır. Eskiden gazetelerin (ki her zaman büyük çoğunluğu İstanbul'da yayımlanır) birer Ankara muhabiri olurdu; çoğu Ankara gazetelerinde çalışan...

Gazetecilik jargonunda Ankara haberleri farklı bir dünyanın adıdır. Eskiden gazetelerin (ki her zaman büyük çoğunluğu İstanbul'da yayımlanır) birer Ankara muhabiri olurdu; çoğu Ankara gazetelerinde çalışan... Zamanla bürolar kuruldu. Bu haber merkezlerinin başında bulunan meslektaşlarımıza Ankara temsilcisi unvanı verildi. Ankara'da çalışmış olmak, gazetecilik kariyerini etkileyen bir staj değeri kazandı.
Günümüz gazetecilerini ne yazık ki yeterince tanımıyorum. Gene de şu kadarını söyleyebilirim: Bizim gruptan üç gazetenin (Hürriyet, Milliyet ve Radikal) genel yayın yönetmenleri (Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin ve İsmet Berkan) Ankara gazetecileriydi.
Tam da onlara söylenecek, Ankara'dan bir şikâyetim var. Başından başlamam lazım. Başı dediğim de, 2 eylül salı günü.
Hürriyet'in 25'inci, Milliyet'in 18'inci sayfalarında bir haber vardı o gün. Brüksel'den Fikret Aydemir, Strasbourg'dan Güven Özal diyorlardı ki:
– Avrupa Konseyi, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki görevi sona eren hâkimi Rıza Türmen yerine, içlerinden biri seçilmek üzere belirlediği ve geçen 22 mart tarihinde Konseye bildirdiği adaylardan hiçbiri yeterli görülmemiş, içlerinden birini seçmek söz konusu bile olmamıştır.
Hoppala! Neymiş kusurları?
Efendim, gösterilen adayların meslekî nitelikleri arasında büyük farklar bulunmamalıymış. Halbuki teklif edilen hâkimlerimiz arasında meslekî tecrübeleri, uzmanlık alanları ve iyi bildikleri yabancı diller bakımından önemli farklar varmış.
Farkların ayrıntısı da verilmişti haberlerde. Brüksel Üniversitesi'nden Prof. Ruşen Ergeç, aranan nitelikler açısından bakıldığında, diğer iki adaydan (Hacettepe Ü.'den Prof. Mustafa Erdoğan ve Ankara Ü.'den Arzu Oğuz) çok daha üstün bir durumdaymış. AİHM bu durumdan, bir adayın dayatıldığı sonucunu çıkarmış.
Peki, ertesi gün gazetelerimizde, bu hatanın kimin tarafından işlendiğine dair, göz göre göre nasıl olup da, ne tür bir niyetle işlendiğine dair, ilk haberin devamı niteliğinde Ankara'dan bir bilgi verilmesi gerekmez miydi?
Bana her zamandan çok, yüzümüz Ankara'ya dönükmüş gibi geliyor. Başkent maşallah hareketli. Böyleyken Ankara haberlerinin tadı yoksa, bunun iki sebebi olabilir. Ya hadise ve haber kahramanları fazla sıradan ve renksizdir, ya da Ankara gazetecileri yorgun veya ihmalkâr!
TELAYNAK

  • Genç Bakış'ta misafir Mustafa Sarıgül'dü. Evlere şenlik, ağır hakaretleri hazmederek, Baykal'ı kötülemekle meşguldü.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Sabiha Yiğiter)
  • Nuray Mert'ten bir örnekle soracağım. Şu cümle: «Linden, Hollandalı Hıristiyan Demokrat bir politikacı, koyu katolik ama sıkı bir laik olarak takdim ediliyor» (Radikal, 4 ekim). Burada «takdim etmek» fiili, sizce yerinde mi kullanılmıştır?
    – Mektubunuz pek kısaydı, daha önce üzerinde düşündüğüm bir konu olduğu için anlatmakta güçlük çekmedim, diyebilirim.
    Arapça takdim, kudüm («Öne geçme») kelimesinden geliyor. Bizde daha çok, (Kendinden büyük ve üstün birine) «Verme, sunma» anlamında kullanılıyor. Aynı sıklıkta «Biriyle tanıştırma» anlamında da kullanıldığını bilirsiniz. «Tanıtma» anlamı günümüzde pek itibar görmüyor. Nuray Hanım arkadaşım kelimeyi bu anlamda kullandığı içindir ki siz yadırgamışsınız.
    Takdim kelimesinin daha da eskimiş bir anlamı var: «Öncelik tanıma, öne geçirme, öne alma». Bu anlamda kullanılışına örnek buldum: «Kendine iyi bak. O kuruntuyu içinden çıkar. Sıhhatini her şeye takdim etmelisin.» (Hüseyin R. Gürpınar).
    Şehir Tiyatrosu'na «Çık!» emri
    Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na, binayı hemen boşaltma kararı tebliğ edilmiş. Eh, salondaki sıraları, sahnedeki perdeyi söküp çıkarırlar, demeyin sakın! Dârülbedayi'nin, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın devamıdır söz konusu olan; yani, 94 yıllık bir sanat yuvası.
    Kütüphanesinde asılları ve çevirileriyle dünya tiyatro külliyatı; benzeri olmayan kostümler deposu; 1913'ten bu yana biriktirilmiş fotoğraf arşivi; aksesuvar ve dekor levazımı depoları, efekt plaklarına, ışık ve ses odaları dahil, dünya kadar malzeme. Ne olacak? Nereye konacak?
    Nedret Güvenç dostuma sordum. Ağlamaklı bir sesle:
    – Bari büyükçe bir depo, mesela terk edilmiş bir spor salonu filan verseler, diyor.
  • Fikret Bila'nın Org. Hilmi Özkök'le mülakatının kesiklerini biriktiriyorum. Aralarda 24 saat fasıla bırakarak okuyamam. Dün birinci sayfa anonsunda, «Tek çare ihtilal değil. Başka çare var. Nedir? Genelkurmay Başkanı'nın görüşlerini kamuoyuyla paylaşması» diyordu Hilmi Paşa.
    «Siz de mi Paşam!» demekten kendimi alamadım. Dizi bitsin gene konuşuruz. Bence önemli.
  • Brigitte Bardot'nun eskiden ve bugün çekilmiş iki fotoğrafını gördüm bir gazetemizde. Yan yana duran hayli anlamlı fotoğraflardı. Kilo da almış, yaşlı bir kadın. 73 yaşında olmalı.
    Ben onu Cannes'da, 1953 yılında, henüz 19 yaşındayken de görmüştüm. Plajda fotoğrafları çekiliyordu. Elle dergisine kapak olmuş, manken mi, oyuncu mu, dansçı mı öyle bir şey, demişlerdi. Yıllar yılı «Tanıdık biri» diye seyrettim Brigitte Bardot'yu.
    Yüzü ve vücudu kadar güzel, yaşlılığı oldu. Öyle yakışır ki bir sanatçıya. Nitekim 73'lük BB'yi, tıpkı Cannes'daki genç kız gibi, uzun uzun sevgiyle seyrettim.