Arınç'ın, haşarı çocuk tavrı

Taha Akyol CNN Türk'te dün, Meclis Başkanı Bülent Arınç'la konuşuyor. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, ben de onları dinliyorum.

Taha Akyol CNN Türk'te dün, Meclis Başkanı Bülent Arınç'la konuşuyor. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, ben de onları dinliyorum.
Taha Bey çelebi bir arkadaşımızdır. Ama baktım güler yüzüyle can acıtıcı sualleri sormaktan da geri durmuyor. Biraz oyalandıktan sonra sıra, cumhurbaşkanı seçimi öncesinin can alıcı sualine geldi: müstakbel cumhurbaşkanının başlıca üç niteliğinden biri olarak, Arınç'ın «dindar cumhurbaşkanı»ndan söz etmiş olmasına...
– Ben dindar dedim evet, ama dindar kelimesini Müslüman'a onlar çevirdi. İkisi aynı şey midir?
Akyol, bu çocuksu itirazı bertaraf edince, Arınç bir pankart hikâyesine geçti. Rahmetli Turgut Özal'ın cenaze töreninde galiba, bir pankartta yazılan ve biri de dindarlık olan üç niteliği hatırlayıp tekrar etmesinden çıkmış bu hadise.
– İnsan düşündüğünü söyleyemez mi, diyor Arınç. Akyol bu itirazı da göğüslüyor:
– Ama siz Büyük Millet Meclisi Başkanı'sınız...
– Avrupa'da, Amerika'da bunu devlet başkanları da söyler ve kimse yadırgamaz.
Baktı olmayacak, pes etti:
– Yani «Keşke söylemeseydim!» dememi mi istiyorsun? Eyvallah, keşke söylemeseydim!
Onlar aralarında anlaştı.
*
Ama mesela ben, rastgele söylendiyse bile o «dindar» kelimesinin ortalığı biraz daha karıştırdığını düşünmekten vazgeçmedim. Bülent Bey'in böyle araya laf sokuşturmayı marifet sayacak tabiatta biri olduğu kanaatinde değilim. İçten pazarlıklı biri de değil; hatta sözlerini hassas terazide tartmakta sıkıntısı olan -kusura bakmasın söyleyeceğim- haşarı bir çocuğu andırıyor daha çok. İyi de, bir Meclis Başkanı için pek kullanışlı bir mizaç ve tavır değil bu.
KOMEDYA

  • Ali Saydam «Gazeteler ne işe yarar?» sualine, kırılacak eşyaları sarmaya yarardan başlayarak 29 cevap bulmuş. Unuttuğum varsa tamamlayın, diyor (Akşam, 14 mayıs). 30'uncuyu ben söyleyeyim:
    – Vaktiyle Radyo Tiyatrosu bölümünde çalıştım. Ses efektleriyle de uğraştım, biraz bilgi sahibi sayılırım. Yangın sesi en iyi, iki avuç arasında mıncıklanan bir tomar gazete kağıdıyla elde edilir.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Zakir Yenilmez)
  • İki basit kelime: resim, fotoğraf. Aralarındaki benzerlik ve farkları bulamadım. Size soruyorum.
    – Sık rastlanan bir durum. Ayrı iki kelime, ama anlamlarının buluştuğu ve iki kelimenin eşanlamlı olduğu durumlar da var.
    Daha kapsamlı olan resim'dir: 1. Varlıkların, kalem veya fırçayla, kağıt, bez vb. bir yüzey üzerinde yapılan benzerleri. 2. Bunun yöntemlerini öğreten sanat. 3. Fotoğraf. 4. Vergi veya harç. 5. Tören.
    Fotoğraf: 1. Görüntüleri özel bir makineyle ışığa karşı hassas cam, kağıt vb. bir madde üzerine tespit etme yöntemi. 2. Bu iş sonunda elde edilen resim.
    Fotoğraf resimdir, ama her resim fotoğraf değil.
    Hilmi Yavuz, işin yok mu senin?
    Şükrü Baban hocam, sevmediklerinden söz ederken mendebur derdi. Bizim evde «hiç hazzedilmeyen»lerden günahım kadar sevmem diye söz edilir. Ben yıldızım barışmadı sözünü tercih ederim.
    Bir örnek ver deseniz, aklıma ilk geleceklerden biri Hilmi Yavuz'dur. Aydın bir insan, şair, bir anlamda meslektaşım sayılır; yan yana, yüz yüze gelmişliğimiz hemen de hiç olmamıştır.
    Onun da benden hazzetmediğini (kalp kalbe karşıdır, derler ya!) bundan on yıl önce, bizzat bu zatın bir (daha doğrusu iki) yazısından öğrendim. Zaman gazetesinin 5 ve 12 ekim 1997 tarihli nüshalarında yer alan yazılarında benden söz etmişti.
    Benim çiftçilik-hayvancılık maceramı tamamlayıp eski mesleğime dönüşümden yedi yıl sonra. 1996'da Radikal yayım hayatına girmiş, ben de orada Cihannüma adı altında köşekadılığına yeniden başlamışım.
    Bu zat nereden estiyse celallenmiş. İlk yazısının başlığı «Bu Hakkı Devrim Bey de kim oluyor?» idi. Yeni Sabah'ta Sabiha Deren adıyla Fısıltı Gazetesi'ni yazdığımı biliyor, Meydan Larousse'u yayımlayanlardan olduğumu, hatta tavukçuluk ettiğimi de biliyor, ama gene de sormuş, Bu da kim oluyor? diye.
    İyi niyetli değil yani! İrfan Külyutmaz takma adıyla yazmış, bunları Hilmi Yavuz'dan öğrendim diye cilveleniyor. Asıl derdi Kabataş Lisesi, gazetecilik ve yazarlık, tavukçuluk derken, Türkçe konusunda onu bunu eleştirmeye ne cüretle cesaret ettiğim imiş. Soruyor «Dil âlimi midir? Şiirleri, romanları, denemeleri olan ünlü bir edibimiz midir?»
    İkinci yazısında benim kullandığım planton kelimesini sordu. Sözlüklerde bulamamış. Fransızca «emir eri» mi, bir deniz canlısı mı? Beni mahitaba alıyor. «Dil şaklabanına adres tarifi» başlığı altında (Radikal, 17 ekim 1997) Mustafa Nihat Özön'ün Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü'ne bakmasını salık vermişim. Anladı zannetmiştim, on yıl sonra tekrar benden söz ettiğini görüyorum:
    «Vaktiyle onun bazı dil yanlışlarını bulup sergilemiştim. Ne hatalı olduğunu kabul etti, ne de asıl yanlışı benim yaptığımı söyledi. Kışın çorap giymediğimi yazarak, kaçığın biri olduğumu ima etti» diyor (Zaman, 16 mayıs).
    Kışlık ayakkabısını çorapsız giyen erkeklerden oldum olası tiksinirim. Evet, bunu söyledim o zat kendisini hatırlatınca o zaman, ama «kaçık» demedim.
    Kendisini, fevkalade tatsız ve sevimsiz bulduğumu söylemekle yetiniyorum. İşine baksın!