«Arka Sokaklar» iyi bir örnek

Hocalarımızı severiz. İçlerinde ömür boyu unutmayacaklarımız olur. Halbuki onların yaptığı işi, yani bize her ne nam altında olursa olsun ders verilmesini, pek sevmeyiz.

Hocalarımızı severiz. İçlerinde ömür boyu unutmayacaklarımız olur. Halbuki onların yaptığı işi, yani bize her ne nam altında olursa olsun ders verilmesini, pek sevmeyiz.
Peki, her şeyi kendi başımıza öğrenebileceğimiz iddiasında mıyız? Hayır, öyle de değil. Adını koymadan istediğimiz, ihtiyacımız olan şeylerin bize, biz farkında olmadan öğretilmesi galiba.
Televizyon da bu tarz bir öğretmen, desem; yadırgar mısınız?
Bir örnekle söylemeye çalışayım. Ben çocukluğumda babamın işi icabı çok köy gördüm. Türkiye'nin her yanında. Köy çocuklarıyla birlikte yemek yedim, oyun oynadım... Ve tanıyabileceğim kadar tanıdım onları.
Köyler ve köylülerle bir de, 1979-1990 arası Çatalca'daki çiftlikte yaşarken buluştuk diyebilirim. Aradan kırk-elli yıl kadar zaman geçmişti. Eski günlere nispetle aradaki en önemli fark, köylü gençlerin «şehirlileşmiş» olmasıydı. Sizinle konuşmaları, giyinmeleri, gelecek hayalleri, genel bilgileri, bugünün çocukları lehine çok, ama çok farklıydı.
Onlarla her fırsatta konuşarak, bu değişimin sebeplerini anlamaya çalıştım. Kanaatimce en önemli etki kaynağı televizyondu.
İnsanlarımız hayat tarzı dersini artık televizyon ekranlarından alıyor derken, başlıca hareket noktalarından biri de, köy çocukları (daha çok da kız çocukları) ile televizyon arasındaki, elimle dokunurcasına hissettiğim bu yakın ilişkidir.
***
Bunları dünkü Hürriyet'te, Arka Sokaklar dizisi üzerine yapılmış küçük mülakatları okurken düşünüyorum.
Bizim evcek seyrettiğimiz dizilerden biridir. Bir polis karakolu çevresinde yaşananlar anlatılıyor. Polisin ilgilendiği suç olayları ve suçlular kadar, bu güç mesleğin mensupları, aileleri, dünyaları üzerinde de duran başarılı bir dizi. İyi oyuncular var kadrosunda ve yapımcısı başlıbaşına bir referans zaten: Türker İnanoğlu.
Karakolun başkomiseri Rıza Baba'yı oynayan Zafer Ergin, «Televizyon etkili bir araç, diyor; bu yüzden yapımcıların da toplumsal sorumluluk sahibi olmaları gerek.» Bir dediği de şu: «Dizi başladığından bu yana polis okullarına kayıtlar artmış.»
Komiserlerden Özgür Ozan (Hüsnü), «Alkol ve sigara kullanmamaya, silahı çok göz önünde tutmamaya çalışıyoruz» diyor.
Akıl satıcılığına yeltenmemek şartıyla ve televizyon aracılığıyla, bildiklerimizi, eleştirilerimizi, dileklerimizi pekâlâ paylaşabilirmişiz gibi geliyor bana.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ali Kodaz)

  • Geçenlerde «persenk» kelimesini kullandınız. Ben «pelesenk» diye bilirdim. TDK-İnternet her ikisini de kullanıyor.
    – Farsça kelimeler. Ama aslında peleseng veya pelesenk, sıcak iklimde yetişen, kerestesi makbul bir ağacın adı. Bitkilerden çıkarılan kokulu bir reçine de bu adla anılıyor.
    Persenk, Farsça'da terazide dengeyi sağlamak için hafif kalan kefeye konan taş parçasının adı.
    «Diline dolamak» anlamındaki diline perseng etmek deyimi, anlam bakımından perseng'e daha yakın görünüyor.
    Sözlüklerimiz ve imla kılavuzları her iki kelimeyi de vermekte hâlâ ısrar ediyor.
    «Eşcinsel başbakan?» suali
    Size Almanya'da basının su yüzüne çıkarıp, orada tutmakta ısrar ettiği bir haber hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum.
    Almanya'da eyaletler ve bunların ayrı ayrı meclisleri, hükûmetleri, bakanları var. Berlin Eyaleti'nin Başbakanı Klaus Wowereit, günün birinde gazetecilere:
    – Ben eşcinselim, böylesi daha iyi, dedi.
    O gün bugündür, benim zihnimi de bir sual kurcalar durur:
    – Bırakın eyalet başbakanını, bizde bir vali, bir komutan, bir bakan çıksa da:
    – Sevgili vatandaşlarım! Ben eşcinselim. Bu gerçeği benden duymuş olmanız daha doğru olur. Anamdan böyle doğmuşum, elden ne gelir?..
    ... dese, ne yapardık? Yani ne düşünür, ne konuşur, ne yazardık? Bu özelliğini açıklayan üst yönetici, hiçbir şey olmamış gibi işine devam edebilir miydi?
    Bu alandaki farklı tercihini açığa vuran ünlüler toplumumuzda da var. Onları düşünüyorum: yazar, şarkıcı, terzi, oyurcu... bireysel yetenekleriyle tanıdığımız insanlar. Almanya'daki örneği soruyorum ben. Özellikle de üst düzey yöneticileri düşünerek soruyorum, bu münasebetsiz suali.
    Almanya'da Bild am Sonntag gazetesi, Klaus Wowereit hakkında Emnid araştırma kuruluşuna bütün Almanya'yı kapsayan bir anket yaptırmış.
    Yaptırmış, çünkü hazret eyalet başbakanlığından sonra, gelecek genel seçim öncesi Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) Genel Başkanlığı için şansını deneyecekmiş. Şimdiki başkan Kurt Beck'i yerinden edebilirse, bu sefer de Almanya Federal Başbakanı olmak üzere genel seçimlere katılacakmış. Halka sorulan şu:
    – Bir eşcinsel federal başbakan olabilir mi?
    Alman halkı bu suale ne cevap vermiştir merak eder misiniz? Dün Hürriyet'in ve Milliyet'in haberlerinden öğrendik.
  • Kadınların yüzde 83'ü, erkeklerin 75'i suale «Evet!» cevabı vermiş. Kadın-erkek, cevapların yüzde 18'i «Hayır!»
  • SPD genel başkanlığı için kime oy verirsiniz sualine verilen cevapların yüzde 36'sı Beck'i, 28'i Wowereit'ı tercih ediyor.
  • Yüzde 35 Alman ise, SPD Genel Başkanı olarak Wowereit'ı da, Beck'i de istemiyor.
    Benim anladığım Almanya'da toplum, başbakanın eşcinsel olup olmaması konusunda, en azından heyecanlanmıyor. Baş örtmede farklı bir biçimi mesele haline getiren bir toplum olsa, onlar Almanya'da sorulan suale ne cevap verirdi, merak ederim doğrusu.