«Aşk-ı Memnu» dizisinin iki genç oyuncusuna hesap sorabilmek isterdim

İnsan yazıyı kimbilir kaç yüzyılda icat etti? 6 000 yılı aşan bir süredir yazıp okuyoruz, benim bildiğim. Duygularını hareketle, sesle açıklayabilirken, yazıyla kalıcı bir iletişim aracına da sahip olmuş insan.

İnsan yazıyı kimbilir kaç yüzyılda icat etti? 6 000 yılı aşan bir süredir yazıp okuyoruz, benim bildiğim. Duygularını hareketle, sesle açıklayabilirken, yazıyla kalıcı bir iletişim aracına da sahip olmuş insan.
Tarihin en önemli basamaklarından biridir bu: yazıp çoğaltma, dağıtma ve gelecek nesillere de iletebilme imkânı.
Bu konuya girme ihtiyacını Halid Ziya Uşaklığil çıkışlı Aşk-ı Memnu adlı televizyon dizisini seyrederken duydum. Peşinen söyleyeyim.
Aşk-ı Memnu bahsine niye girdiğimi aşağıda söyleyeceğim.
Şimdi devam edelim.
*
Yazının ve kitabın farklı bir yeri var benim hayatımda. Yeni değil, hep oldu. Övünüyorum zannetmeyin, benim açımdan bir aşağılık duygusunun da etkisi var bu ilişkide, diye düşünürüm hep.
Babamın hukuk kitaplarını karıştırırken başlayan bir duygudur. Yaşlı hocalarımın kullandığı bazı kelimeleri anlayamamanın, her gün her yerde, özellikle eski tarihli kitapları okurken tanımadık kelimelerle karşılaşmanın yol açtığı önce bir tedirginlik, bir eksiklik, giderek aşağılık duygusuna dönüşen bir huzursuzluk.
Lisenin ikinci sınıfında, Columbia Üniversitesi mezunu felsefe hocamızdan, sayıp sıraladığım alanlarda, yaşadığımız dünyayı ve insan düşüncesinin ulaşabildiği noktaları doğru dürüst öğrenmek için okumam gereken kitapların bir listesini rica ettim. Zor iş bu dedi, ama üç gün sonra çağırdı:
– Beynelmilel (haydi küresel diyelim) yabancı dil olarak ne biliyorsun?
– Fransızca hocam benden memnun, ama ben hâlâ üç beş kelimede bir sözlüğe bakmadan okuduklarımı anlayamıyorum.
– Yazık! Bu durumda senin istediğin o listeyi yapmak mümkün değil, dedi hocam.
16 yaşında bir çocuktur, onuncu sınıf öğrencisi. Rahmi Kolçak Hocadan öğrendiğim ve hiç gideremeyeceğimi hemen anladığım bu noksanın beni neylesine sarstığını bugün de size anlatmakta güçlük çekerim.
Sorduğum olur bazen kendime:
– Hakkı Efendi, derim; senin 6 punto dizilmiş 12 000 büyük sayfa tutan kocca Meydan Larousse yükünün altına girme sebebin de, yarım ağızla ara sıra lafını ettiğin bu kompleks değil mi aslında?
Büyük yüreklilik edip de cevap verebilmiş değilim ben bu suale.
*
Mısırlıların papirüs tabakaları. Çinlilerin ipek dokumaları ve miladın ilk yüzyılında icat ettikleri kağıt. Anadolu’da (Parşömen adının Bergama, eski Pergama adıyla ilişkisi bilinir), Yunanistan ve Roma’da beyazlatılan ve cilananan kağıdın, Augustus zamanı kitap haline getirilişi. Manastırlarda, ilk büyük üniversitelerde, Çin örneğine uyarak ilk matbaaların VIII. yy. ertesi kurulması. Mısır’da kumaş baskısı tekniği ve kumaş üzerine resim ve yazının da basılabilmesi. XV. yy.’da sayfalarının bir yüzü baskılı ilk kitaplar. Apokalips mesela. Tahta kalıpla baskı tekniği, ksilografi. Hareketli, yani tek tek harflerin (hurufatın) icadı. Ve tipografiye geçiş. 1440’da mürekkeple baskının başlaması. Mainz’de Gutenberg’in matbaayı icadı. Schöffer’in baskı tekniğini geliştirmesi. 1445’te bu yöntemle basılan ilk İncil.
Matbaanın Avrupa’da yaygınlaşması. XV. yy boyunca 35 000 kadar kitap basıldığı biliniyor. İlk kitaplar elyazmalarından pek de farklı değil. Halk için basılan kitaplar resimli. 1460’da siyah-beyaz basılan resimler sonradan renklendirilecektir.
Hurufat gotik, italik, roman diye çeşitlenmekte. Meksika’da (1540), Hindistan’da (1557), Moskova’da (1563) ilk matbaalar. Dinlerden sonra bilimler de sahiplenir kitabı. Teknoloji asıl XIX. yy.’da gelişecektir. Madenî pres, bobin kağıdı, streotip baskı gibi yenilikler baskıyı hızlandırma ve kitap maliyetini düşürme imkânlarını sağlayacaktır.
Resimleme tekniği hızla gelişir. Baskıda motörün devreye girmesi, bitkisel kağıt, fotoğraf, pedal dizgi, rotatif, ofsetin keşfi... derken matbaacılık alır başını gider.
İnsanın değişmesinde, gelişmesinde; eğitimin, bilimlerin, kültürün mucizeler yaratmasında, yüzyılların, nesillerin buluşmasında ve kütüphaneler denen mabetlerin oluşmasında kitabın yerini ve etkisini uzun uzun anlatmaya ihtiyaç duyulacağını zannetmiyorum.
*
Radyodan sonra tiyatroyla buluştum ben. Hikâye anlatmanın daha zengin bir çeşidi olarak sinema hemen bütün toplumlarda ağırlığını hissettirmeye çoktan başlamıştı. Telefon yaygınlaştı, cepte taşınır hale de gelecekti. İlkin, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerikalı askerlerin elinde gördük biz transistorlu radyoları. 1954’te Amerika’da tanıştığım televizyon bizim evimize ve hayatımıza 1972 olimpiyatları vesilesiyle girdi.
*
Bu sonuncu, iletişim araçlarının hiç tereddütsüz en etkilisidir. Fark ettim ki ben artık okurken, yazarken (eskiden olduğu gibi en çok da konuşurken) değil, tele-vizyon seyrederken düşünüyorum. Siz de toplumumuzda kitap, gazete, radyo, telefon, sinema ve tiyatro ile, bir iletişim aracı olarak televizyonu karşılaştırır mısınız lütfen! Ve söyler misiniz televizyon, bütün diğerlerinin toplamından kaç kere daha etkilidir.
Evet efendim, televizyon dizisi Aşk-ı Memnu’yu seyrediyorum. Uşaklıgil’in romanını herhalde 60 yıl önce okudum. «Yasak Aşk» adı da bir şeyler ifade eder aslında.
Ama ben bu yaşta adam, Behlül’ün öteden beri yaşadığı, babası bildiği amcasının evinde, onun genç ve güzel eşi Bihter ile bir olup, (rahmetli anamın deyişiyle fingirdemeye, daha bir kibarcası âşıktaşlık etmeye, bugünün diliyle aşk yaşamaya), bana kalırsa hiç utanmadan, sıkılmadan se-vişmeye kalktıklarını gördükçe, inanır mısınız ciddiyetle ve fena halde sinirleniyorum. Kendi kendime öfkeleneceğime bu hali birileriyle ve yüksek sesle konuşmak, tartışmak istiyorum. Aklımdan, aslında beğenerek seyrettiğim Beren Saat ile Kıvanç Tatlıtuğ’u mesela bir televizyon programında karşıma alıp, dizide canlandırdıkları kişiliklerine seslenerek, bu rezaletin hesabını onlardan sorayım, diyorum.
Siz ne dersiniz, saçmalıyor muyum?