Atatürk'e söyletilen cümle doğruydu diyen de var: Hıncal Uluç ile Ali Saydam

Son İş Bankası reklamı, önce Haluk Bilginer'in nefesimizi kesecek kadar aslını andıran Atatürk görüntüsüyle (ki görüntüden öte, belki izahında güçlük çekeceğimiz bir şeyler de söylüyordu bize) dikkati çekti ve konuşuldu, yazıldı.

Son İş Bankası reklamı, önce Haluk Bilginer'in nefesimizi kesecek kadar aslını andıran Atatürk görüntüsüyle (ki görüntüden öte, belki izahında güçlük çekeceğimiz bir şeyler de söylüyordu bize) dikkati çekti ve konuşuldu, yazıldı.
Atatürk'e söyletilmiş bir cümlede Türkçe hatası vardı. Burada belki yüzlerce defa konuştuğumuz, sık işlenen bir hata. Önce neyin doğru olduğunu bir kere daha söyleyeceğim Lütfen dikkatli okuyun!

  • Ne... kelimesi bağlaç olarak ve tekrar edilerek, cümlede yer alan aynı değerdeki unsurların başına getirildiğinde, bunları red ve inkâr etmek için kullanılmış olur. Cümle anlam bakımından olumsuz kılındığı için, böyle cümlelerde fiili ayrıca olumsuz yapmaya gerek yoktur, fiil olumlu olarak kullanılır.
    Reklamın yayımlandığı günün ertesi okurlarımdan uyarılar aldım. «Sen istediğin kadar yaz, herkes bildiğini okuyor» der gibiydiler. Bu köşede hatırlattığım yanlışın hemen o akşam düzeltildiğini kulaklarımla işitince, ertesi gün de memnuniyetimi ifadeye gene burada çalıştım.
    Reklamda, çiçek yetiştirmeye heveslenmiş bir çocukla konuşan Atatürk'e, «Çiçek yetiştirmeyi çok istiyorsan, ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olmayacak» dedirtmişlerdi. Ben Dil Yâresi kutucuğunda, cümlenin «umurunda olacak» diye bitmesi gerekirdi, diye yazdım. Aynı gün birkaç meslektaşımın daha aynı uyarıda bulunduğunu görünce sevindim doğrusu.
    Bir arkadaşım, hem de çok sevip beğendiklerimin başında gelen biri, yedi sekiz gün sonra girdi bu bahse ve sözünü ettiğim tepkiyi verenler için (tabiî ben de dahil):
    – Kasılanlar, övünenler de çıktı aralarından, «Ben dedim de Atatürk'ü düzelttiler» diye hatta... Oysa reklamın ilk şeklindeki Atatürk konuşması doğruydu, diye yazdı.
    Bunu böyle kim der? Lafın soslu, salçalı, baharatlı olanını seven biri herhalde, değil mi? Herkesin öyle bildiğine, çıkıp hayır şöyle demekten hazzeden biri! Kim olabilir yani?
    Evet, Hıncal Uluç'tu (Sabah, 24 kasım). Sevmekle kalmayıp, köşekadısı olarak da çok beğendiğim, aynı gazetede çalışamadık diye dertlendiğim meslektaşım. Bizi eliyle bir tarafa ittikten sonra, başlıyor Türkçe dersi vermeye:
    – Türkçe'de, iki olumsuz arka arkaya bal gibi olur, diye...
    Onun orasını icap ederse konuşuruz. Daha önce benim ona diyeceklerim, daha doğrusu hatırlatıp soracaklarım var. Durun, soracağımı önce söyleyeyim:
    – Aşağıda şiirlerinden, yazılarından örnekler vereceğim ustalar, sence Hıncal (sizce de Ali Saydam Bey dostum, Akşam, 26 kasım) Türkçe'yi yanlış mı biliyorlar dersiniz?
  • Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı (Fuzuli).
  • Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recamız var / Ne dergâh-ı Hudâ'dan maada bir ilticâmız var (Nef'i).
  • Ne evim var, ne ailem, ne adım (Cenâb Şahabeddin).
  • Böyle meselelerle uğraşıp da ne kendinizi, ne de başkalarını üzünüz (Hüseyin Rahmi Gürpınar).
  • Bir kurşunla ne araba kaldı ne beygir ne de yanında asker (Nâmık Kemal).
  • Saadet ne şöhretle, ne servetle, ne sefahatle, ne de uzlettedir (Yakup Kadri Karaosmanoğlu).
    – İki arkadaşıma da sormak istedim. Adını andığım yazarlara ve aldığım mısralarına, cümlelerine bir itirazınız var mı? Deyimlerden, mesellerden de örnek vereyim isterseniz:
  • Ne ölüye ağlar ne diriye güler.
  • Ne şiş yansın ne kebap.
  • Ne atılır ne satılır.
  • Ne selam ne sabah.
  • Ne gecesi belli ne gündüzü.
  • Ne kokar ne bulaşır.
  • Ne sakala minnet ne bıyığa.
  • Ne sen sor ne ben söyleyeyim.
  • Ne Şam'ın şekeri ne Arab'ın yüzü.
  • Ne severim yârim, ne sorarım hâlin...
  • Ne yavuz ol asıl, ne yavaş ol basıl.
    – Daha da sayabilirim. Şimdilik öğrenmek istediğim şu: Bu kadar örnekten sonra, Türkçe'mizde, yazıya başlarken tekrarlamaya çalıştığım bir kural var mı, yok mu size göre? Önce lütfen bu suale bir cevap verir misiniz?
    – Kurala eyvallah derseniz ve isterseniz, istisnaları konusuna da gireriz. Ana kuralın bu olduğunda anlaştıktan sonra.
    Hıncal, İngiliz bu konuda şöyle der, böyle yapar filan, diyor. Bana çalışmaz, o dili bilmiyorum. Fuzuli'den başlayıp, ben fakire inene kadar, biz burada Türkçe'yi konuşabilme gayretindeyiz. (Can Gürzap aradı; Hıncal Uluç'un İngilizce'de böyledir dediği de öyle değildir, diyordu. Ayrıca tartışılır). Gerekirse hiçbir ve asla gibi, tartışmalı konulara da gireriz hatta...
    Yeter ki siz, Türkçe üzerine konuşalım, deyin. Ben buna dünden razıyım, Beyler!
    TELAYNAK
  • İkidir, Acun Ilıcalı'nın sunduğu bir yarışma programı seyrediyorum, Show TV'de. Adı, Var mısın? Yok musun? Bilgi yarışması değil. Önemlice ödülleri var (para), ama kapalı kutularda ne yazdığını tahmine dayanan bir şans oyunu.
    Nedir ki o stüdyoda heyecanlı bir hava esiyor. Tam anlayamadım, sanırım on-on iki devamlı yarışmacı nöbet değiştirerek ebe oluyorlar.
    Umdukları çıkmayınca grup halinde teselli ve ağlama âyinleri; kazanınca, gene toplu sevinç, konfeti yağmurları. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. (Salı, çarşamba, cumartesi akşamları.)
    Gezi programlarından da biliyorum, Acun farklı (ve çok da sevimli) bir ekran kişiliği.