Atatürk'ten Büyükanıt'a

Dün, 30 Ağustos zaferinin 85'inci yıldönümüydü. Eski adlarıyla rical-i devlet ve askerîye, tören alanının şeref tribünündeydiler. Bir gün önce de GATA'nın mezuniyet töreninde buluştukları gibi.

Dün, 30 Ağustos zaferinin 85'inci yıldönümüydü. Eski adlarıyla rical-i devlet ve askerîye, tören alanının şeref tribünündeydiler. Bir gün önce de GATA'nın mezuniyet töreninde buluştukları gibi.
Eski Başbakan, beş yıldır Dışişleri Bakanı'mız ve bir gün önce TBMM'de Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Abdullah Gül de GATA'daki törendeydi. Onu, cumhurbaşkanı olarak diğer rical ile bir arada ilk defa görüyorduk. (Eşi Hayrünnisa Hanımefendi -ne yazık ki- birlikte değildi.) Rical-i askerîye, yeni Cumhurbaşkanımızın Meclis'teki yemin törenini teşriften imtina ve ayıp etmişlerdi, hatırlayacaksınız.
GATA'daki toplantıda Genelkurmay Başkanı Orgeneral, gazetelerde okuduğunuz gibi, mezunlara ödül vermek üzere ayağa kalkan diğer generallerin kendine gösterdiği saygıyı yeni Cumhurbaşkanımıza çok görerek, ona cephe selamı vermeden (Bu sayede o farklı selamın adını da öğrenmiş olduk ) kürsüye yürüdü.
Ben töreni ekranda seyredemedim. Radikal'in dünkü haberinden öğrendiğime göre, törendeki generaller Onbirinci Cumhurbaşkanımıza alışılagelmiş «Sayın Cumhurbaşkanım» hitabını da çok görerek, «Sayın Cumhurbaşkanı» diye hitap etmişler. Benimsemediklerini bir şekilde belirtme gayretinin ifadesi olsa gerektir.
(Dünkü 30 Ağustos töreninde yan yana oturan Cumhur ve Genelkurmay Başkanlarımızın zaman zaman aralarında sohbet ettiklerinin haberlerde ayrıca belirtilmesi de, bir önceki gün işlenen ayıbın hatırlatılmasından başka bir şey değildi.)
Ben, bu paşaların babalarıyla aynı nesildenim. Bırakın çok ayıp ettiklerini onlara, buradan hiç olmazsa ben söyleyeyim.
*
Bir diyeceğim daha var. Doğrudan Yaşar Paşa'ya.
– Kumandan Paşam! Dün Anıtkabir defterinde, Türk Silahlı Kuvvetleri adına Atatürk'e bir kere daha seslenmiş, onun ilke ve devrimlerine, Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğüne olan bağlılığınızı belirtmişsiniz.
Yazdıklarınızı ben de haz duyarak okudum. Gözünüzden kaçmış olabilecek bir mülakatı sizin de, benim gibi dikkatle okuyabilmiş olmanızı isterdim.
Mülakat 19 kasım 1918 tarihli Minber gazetesinde yayımlanmış. Yıldırım Ordular Grubu lağvedilmiş ve Fahrî Yaver Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönmüştür. Mülakatı yapan muhabir Paşa'ya, «Siyasî durum hakkındaki görüşlerini» de soruyor. Aldığı cevap:
– Kendimi askerî hususlardan bahsetme konusunda yetkili görüyorsam da, siyasetten bahsetme hususunu ilgililere bırakmayı uygun bulurum.
İlave ediyor:
– Tek amacı, vazifesi, düşüncesi ve hazırlığı vatanı savunmak olan bu heyet (Silahlı Kuvvetler'den söz ediyor) memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer. (Erzincan Üniversitesi öğretim üyesi Yard. Doç. Erol Kaya'nın kitabından, Yeni Aktüel'in yaptığı alıntı ve Sabah'ın haberi.)
*
Osmanlı Devleti'nin bir anlamda sonunu getiren İttihat ve Terakki yönetimi oldu. Bu, askerlerin oluşturduğu bir iktidardı, diyebiliriz. O günlerde ve Cumhuriyet'in kuruluşunda, Atatürk'ün başlıca ilkelerinden biri de askeri siyasetten uzak tutmaktır.
Son ikilimiz: Gül ve Erdoğan
Cumhuriyet tarihimizin, siyaset tarihimizin diyelim, adı daima bir arada anılan ikilileri var. Yalnız kendi kişilikleriyle değil, aralarındaki ilişkinin niteliğiyle de kaderimizi etkilemiş siyaset ve devlet adamları.
Atatürk ve İnönü gibi. Bayar ve Menderes gibi. Sonra... Bülent ve Rahşan Ecevit'ler de bir ikiliydi, ama aynı şey değil.
Üçüncü bir ikili olarak, AKP bünyesindeki ağırlıklarıyla Gül ile Erdoğan'ı sayabiliriz.
Hatırlatmanın tam zamanıdır gibi geldi bana. Bu son ikili, tavır ve tercihlerinde uyumlu olmaya ve kalmaya çok önem vermelidir.
Biz istesek de istemesek de, 70 milyonun gözü her zaman üzerlerinde olacak. Artık bu onların ve bizim ortak kaderimiz.
Dil Yâresi

  • Üç güzel oyuncu: Yelda Reynaud, Özlem Düvencioğlu ve Pelin Batu. Anadolu'da çocuklara sinemayı tanıtmak üzere şirket kurmuşlar, adı Başı Bozuklar.
    – Çizgi Roman Tenten'in Kaptan Haddock'u öfkelenince yere tükürüp «Başı bozuk» der, diyor Yelda; araştırınca başı bozuk'un Osmanlı zamanında bir ordunun adı olduğunu öğrendim.
    Söze Özlem karışıyor:
    – Kimse bunu bilmez. Genelde başı bozuk için gibi anlamlar türetilir.
    Bu ordu içinde siyahından balkanına kadar değişik kültürden insan barındırırdı, diyor Yelda. Biz üçümüz de uluslararasıyız. Özlem Almanya'dan geldi, ben birçok dil konuşurum, Pelin Hindistan'da doğup Amerika'da okumuş» (Hürriyet-Kelebek, 30 ağustos).
    *
    Beni, bu genç ve güzel hanımların anlam tarifleri ilgilendirdi:
  • Başıbozuk iki ayrı kelime olarak değil, bitişik yazılır.
  • Evet Osmanlı düzeninde sefer öncesi toplanan askerlere başıbozuk denirdi. Kırım Savaşı'nda sayılarının 40 000'i bulduğu söylenir. 1855'te usule son verildiyse de, 1876-78 Balkan Savaşı'nda bir kere daha başvuruldu. Başıbozuk askeri daha çok Kürt, Arnavut ve Mısırlı Arap askerlerinden oluşurdu.
  • Kelimenin «manyak», kafadan çatlak» değil de, teşmil yoluyla «düzensiz topluluk» anlamında kullanıldığı da bilinir. Bu anlamıyla üç güzel hanımın kurduğu şirketin niteliğine pekâlâ uymuş.
    Kutlarım, kolay gelsin!