Ayşe'den çıktık yola, Hıncal'a uğrayıp, Refik'le de düşündük

Kişilerden ilk adıyla bahsetmek, herkese «Sen!» diye hitap etmek bizde pek hoş görülmez.

Kişilerden ilk adıyla bahsetmek, herkese «Sen!» diye hitap etmek bizde pek hoş görülmez. Çoğu zaman ben «nahoş» görülmeyi de göze alarak, tanıdıklarımdan küçük adıyla ve senli benli söz ediyorum. Evlad ü iyal’in icazetiyle, oluyor bu:
– Baba, dediler bana; bu yaşta Siz! hitabıyla karşınızdakini de yaşlandırmış oluyorsunuz. Bir yaştan sonra otomobil kullanmaktan vazgeçtiğiniz gibi, artık «Hanım! Bey! Siz...», hitaplarından da vazgeçin!
Ayşe, Hıncal, Refik (Arman ile Uluç çok genç amma, Erduran akranım) diye, insanlardan «sellemehüsselam» söz ediyorum. Umarım gönül koymazlar!
*
Ayşe ile Hıncal, Halis Ağa’nın lafını ederken, yaşı başı ihmal edip daha çok aşkı tartıştılar.
Ayşe, hem 71’likle, hem de 17’likle ayrı ayrı mülakatlar yaptı. Hıncal: «Aşk ve mutluluk konusunda sınır tanımayan gazeteci Ayşe Arman da, geleneksel ahlakçı sürüsüne katılıp Halis Ağa ve Nazlıcan’a saldırınca, devreye girdim, diye katıldı tartışmaya:
– Sen Halis Ağa’ya ve Nazlıcan’a mutlu olup olmadıklarını sordun mu? Sormadıysan, onları nasıl eleştirirsin? (...) Sen <Ben mutlu bir kadın ve mutlu bir anneyim, sana ne?> deyip beni susturmadın mı?
– Romeo, Jülyet’le yattı mı Ayşe? Aşkları uğruna öldüler onlar. Aşkın simgesi oldular. Ama senin anladığın gibi bir sevişme hiç olmadı aralarında.
– Bunları «Düşünmemişsen, çok şey kaçırmışsın hayatında... Yazık!...» diye Ayşe’ye çıkıştı.
*
Hıncal’ın epey farkla ağabeyi yaşında olan Refik, söze «Ülkemizde insanların birbirine Haddini Bil! demesi sıkça gerekiyor. Yararlı öğüttür» diye girdi:
«Eski İstanbul kabadayılarının en ensesi kalını kimi zaman meyhaneye girince Var mı bana yan bakan! diye naralanır, herkesin suspus olmasıyla şan tazelermiş. Uluç da onun sevimli bir örneğini veriyor: Megaloman değilim, megaloyum! (H.D. - Yani <Büyüklenmiyorum, zaten büyüğüm!>)
Ve Refik, çok okunan Hıncal ile Ayşe’nin, benzer tarzlarını tarif etti:
«Gezdiği yerleri, beğendiği sanat örneklerini, izlediği spor olaylarını, dinlediği şarkıları, tadını çıkardığı eğlenceleri anlatan Hıncal Uluç, cemiyet haberciliği yapıyor daha çok. («Sosyete yazarlığı» da deniyor. H.D.) Kötü ya da ayıp değil. Ama büyük gazetecilik de değil.
«İkinci artısı üslubu ve havası. Güler yüzlü fotoğrafı cana yakın. Dili sivri ve dobra dobra. Kemal Tahir’in kişileri gibi, överken de, yazarken de abartıyor. İlginç ve sevimli bir yazarımız.»
Şu nasihati de unutmamıştı:
– «...haddimizi bilelim. Sevimliliklerimiz de azalmasın!»

Benden bir yanlış daha
Arabalarınızın fennî muayenesi konusunda sizi rahatlatacak bir kuruluştan haberdar ediyorum diye sevinerek, perşembe günü bu köşede OTTOMOBİL adlı firmadan söz ettim siz okurlarıma.
Bir uyarı aldım. «Ottomobil’in araç muayene hizmeti vermediğini, sadece araç sahiplerinin araçlarını muayeneye götürmeleri için aracılık hizmeti verdiğini önemle belirtmek isteriz. Türkiye’de araç muayenesi hizmeti sunan, bu konuda Devletten imtiyaz hakkını almış olan TÜVTURK’tür ve o da Doğuş-Akfen ve TÜV Süd ortaklığı ile kurulmuş bir şirkettir. Yazınızdan Ottomobil’in de bu ortaklık sonucu kurulduğu ve araç muayenesi hizmeti verdiği anlamı çıkıyor, ki bu da yanlıştır» diyorlar.
Diyenin ağzına sağlık! Bilmediğim konulara her girdiğimde başıma gelen kazalardan biridir.
Bağışlamanızı rica ederim!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Teoman Torun)

* 1. Bir zamanlar frenkçe medya karşılığı basın-yayın derken, şimdi bunun yerini yazılı-basın ve görsel-basın terim önerileri aldı. Basın’ın, Fransızca presser fiilinden geldiği açık; Türkçe basmak, tabetmek fiillerinden türetildiği de bellidir. Görsel basın ne demek oluyor? Olsa olsa gazetelere, dergilere, broşürlere basılmış resimleri akla getirir. Medya demiyeceksek, Türkçe’mizde radyo, tv (hızla ilerleyen teknoloji sayesinde) 3G gibi yayın araçlarını nasıl adlandıracağız?
– Eleştirinize katılırım. Yalnız bu tutarsız uygulama basın-yayın veya medya terimleriyle sınırlı değil. Bireysel önerilerle düzeltilmesi de mümkün değil. «Keşke bizim de Fransız Akademisi gibi, dil meselelerinin üzerinde çalışılıp, tartışılıp, karara varılabileceği bir kurumumuz olsaydı!» tesemennisiyle yetinmek zorundayız.
2. İstanbul’un Anadolu yakasında Libâde diye bildiğimiz bir semt vardı. Rahmetli babamdan gezici «icrâ-yı lu’biyat» (Kukla, karagöz, hokkabazlık temsilleri) gruplarının zaman zaman oradaki açık alanları da ziyaret ettiğini dinlerdim. 1990 tarihli A’dan Z’ye İstanbul rehberinde bu semtin adı benim bildiğim gibi yazılırken, önce o hatta çalışan otobüslerde, sonra durak levhalarında, nihayet halkın dilinde bu ad Libadiye’ye dönüştü. Libâde’yi sözlükler, «Farsça’da lebâde («yağmurluk») denilen, pamuklu ve abadan yapılmış, bel hizasında kalan, düğmesiz hırka» diye tarif ediyor. Ama libadiye’nin bir anlamı yok. Olsa olsa semte yerleşen vatandaşlarımızın «şemsiye, kurabiye, Muradiye» gibi kelimelerden esinlenerek ürettikleri, yayık telaffuz zevklerini de okşayan bir icatları olabilir. Umutsuzum, ama bu adın da aslına dönmesi ihtimali var mı, dersiniz?
– Onu ben de bilemem. Bakarsınız Kürtçe adlardan başlayarak, «eğip bükülmüş ve büsbütün değiştirilmiş adların iadesi» diye bir kampanya da başlatılabilir.
Bir not eklemek istiyorum.
«Hırka» anlamında semt adı olması yadırganabilir. (Neler neler olsa da?) Yunanistan’da Boiotia’da Lebadeia adlı küçük bir şehir var. Levaddia (Livadhia) diye de yazılırmış bu ad. Anlamını bilmiyorum; «...de» iken «...diye»ye çevrilen, Bizans döneminden kalma eski bir ad da olabilir. Yazık ki o kadarını araştırabilecek kaynaklarım yok.