Balbay?ın bana hatırlattığı

DP iktidarını alaşağı eden 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra, Yassıada duruşmalarının devam ettiği günlerdi. Beni de Harbiye 1. Ordu Komutanlığı?nda «Karşılıklı bir kahve içmeye» davet ettiler.

DP iktidarını alaşağı eden 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra, Yassıada duruşmalarının devam ettiği günlerdi. Beni de Harbiye 1. Ordu Komutanlığı’nda «Karşılıklı bir kahve içmeye» davet ettiler.
Alışık olduğum türden bir davet değildi. Akıl hocalarına danıştım, hiç duraksamadan:
– İcabet etmek lazım, dediler.
Kahve içmeye gidip de kötü muamele görenlerden söz ediliyordu. Yeni Sabah’ın sahibi de benzer davet almış, dönüşünde pek memnun görünmemişti. Onu Emniyet Müdürlüğü’ne davet etmişlerdi üstelik.
Bir taraftan da düşünüyorum:
– Ne için çağırdılar acaba? Niyetleri göz dağı vermek mi? Yoksa ürkütüp yıldırmak mı, diye...
Benden istedikleri veya şikâyetleri ne olabilir, diye de düşündüm. Bayar ve Menderes dahil, tutuklu DP ileri gelenlerinin Yassıada hücrelerinde, Ordu Foto-Film Merkezi elemanları tarafından çekilmiş fotoğraflarını, açık artırma düzenleyerek gazetelerden en çok parayı verebilene satmalarından sonra, Yeni Sabah’taki «Fısıltı Gazetesi» adlı köşemde askerî yönetime karşı hayli ağır yazılarım yayımlanmıştı. Sebep bu muydu?
Evet, buymuş!
1. Ordu Kurmay Başkanı Albay Emin Aytekin’in odasına aldılar beni. Albaydan gayri iki de binbaşı vardı odada; yaka işaretlerinden anladığıma göre biri denizci, diğeri havacı hâkim binbaşılar. Manidar!
Albay (ki ortalık yatıştıktan sonra Dünya gazetesinde devamlı yazarak aramıza karışacaktı; ve onun kızı olan iktisatçı Prof. Nur Serter’i bildiğiniz gibi Türkiye, Rektör Kemal Alemdaroğlu’nun maiyetinde, türbanlı kızları ikna odalarında siygaya çekerek ıslaha çalışan hoca hanım olarak tanıyacaktı; son dönem CHP İstanbul Milletvekili’dir.) evet Albay Emin Bey pat diye konuya girdi:
– Hakkı Bey! Durup dururken ve birdenbire Yeni Sabah’la aramızdan bir kara kedi geçti galiba. Bu değişikliğe sebep neydi, merak ettik doğrusu.
Evet, bir tür «istintak» (Sual sorarak söyletme) idi bu, ama nezaket dahilinde.
– Duruşmalar başladığında Yüksek Adalet Divanı Başkanı olarak herkesten çok siz övmüştünüz Salim Başol’u; son günlerde aynı Başol’dan müstehzi bir dille söz ediyorsunuz. Neden? Ne oldu, ne değişti size göre, bunu öğrenmek iste-DİK, diyordu.
Müdahaleyi, askerlerin Meclis ve Hükûmet olarak davranışlarını, Yassıada duruşmalarını ve hatta fotoğraf açık artırmasını ne gözle gördüğümü ve iktidara el koymuş asker konusunda hoşlarına gitmeyecek düşüncelerim olduğunu söyledim. Sözüm kesilmedi, hatta şikâyetçi veya beni ayıplayıcı bir yüz ifadesiyle de karşılanmadı.
Olsa olsa, benden önce Kılıçlıoğlu’nu da yokladıklarına göre (Genel Yayın Yönetmeni olarak güya ikinci adam da benim ya!), Yeni Sabah’ın Millî Birlik Yönetimi’ni alkışlamayacağını anladılar.
Farklı şeyler düşündüm, aradan zaman geçince. Şu sualin cevabını hâlâ verebilmiş değilim:
– Safa Kılıçlıoğlu’nun Yeni Sabah’ı yayımlamaktan vazgeçmesine, Millî Birlik Kurulu eseri olan yeni Basın Kanunu’ndan duyduğu rahatsızlıktan çok, askerî yönetimin ona karşı takındığı tavır sebep olmamış mıdır? Aralarını bulmaya, hiç değilse birbirini kötü gözle görmemelerini sağlamaya çalışmak da bana mı düşerdi acaba?
Cumhuriyet’ten Mustafa Balbay hadisesi bana da bu eski tereddüdümü hatırlattı. Bugün olup bitenler (pek biteceğe de benzemeyenler) hakkında neler düşündüğümü de, bir gün yazarım belki. Mesleğimiz mensuplarının bu hadiseyle ilgili düşünce ve davranışlarını dikkatle, ibretle takip ediyorum. 

Yakın çevreden beklentiler
Diyorum ya, Başbakan’ın üzerinde yakın çevresinin etkisi nedir, nasıldır, ne kadardır merak ederim, diye... Ahmet Hakan’ın yazılarını bu gözle de okuduğumu size söylemiş miydim? Şimdi bir de Radikal’in yeni yazarı, Başbakan’ın eski «yakın çevre sakinleri»nden Akif Beki var. Onu da o gözle okuyorum.
Başbakan, hatalı, zararlı görülen bir sözü, bir davranışı hakkında acaba nasıl uyarılıyor?  Telefonu açıp ikisine de sorabilirim. Tuhafına gidebilir çocukların diye çekiniyorum. Burada söyleyeyim. Sorayım daha doğrusu.
Üç yıl kadar önce Mersin’de bir çiftçi, Tayyip Erdoğan’a seslenerek, dediklerini ona ve etrafındakilere bir güzel duyurmuştu.
– Ya çiftçinin hali n’olacak, diyordu? Anamız ağladı. Hangi yüzle geldin buralara?
Başbakan’ın Mustafa Kemal Öncel adlı çiftçinin üzerine yürüyüp, tehditkâr işaret parmağını ona doğru sallayarak mukabelede bulunduğunu televizyonda görmüş, işitmiş... Kulağına inanamayanlarımız, 12 şubat tarihli gazetelerde de okumuştuk.
Üstüste ben de üç dört kere okudum o haberi. Başbakan çiftçiye «Ananı da al, git!» buyurmuştu.
Üç yıllık hadise.
8 mart pazar günü gene Mersin’deydi Başbakan. Ya çiftçi Kemal Öncel? O da karakoldaydı. Başbakan Mersin’den ayrılıncaya kadar orada tutuldu, 16.30’da serbest bırakıldı. Emniyet Müdürü Süleyman Ekizer «Tedbir olarak misafir edildi» demiş.
Peki, Başbakan’ın yakın çevresinden birinin aklından:
– Efendim, o çiftçiyi bulup getirsek de, iki laf ederek adamın gönlünü alsanız ne iyi olur, demek geçmez mi acaba?
Hoşlanmaz mı benzer uyarılardan, sizce tepkisi ne olur?

Dil Yâresi
Kürtçe dostlarından
(Mehmet S. Tastan)
l Mevlid’i Kürtçe’ye ilkin ne zaman çevirdiler, diye sordunuz. Ben bir Kürt’üm. Köyümde, küçüklüğümde Mevlid okunurdu. Her sene köyün birkaç büyük odasından birinde. Ben köyü terk ettikten sonrasını bilmiyorum.
Şunu da söylemeliyim.
Kürtçe Mevlid Türkçe’den çeviri değildir. Ayrı bir naattir. Ve XV. yy’dan beri okunur. Ayrıca bazı Mella’ların («İmamdan daha bilgilice, medrese müderrisi veya ehl-i tarik [Bir tarikata girmiş, derviş] kişiler») ayrı ayrı mevlitleri de vardır. Google imdadınıza yetişebilir.
– Verdiğiniz bilgiye teşekkür ederim. Bilin ki Google ile henüz tanışabilmiş de değilim.