Bana değil, Erdoğan'a sorun!

Sabah sabah, siz günlük gazeteler havuzuna yeni dalmışken, telefonda sorulan kısa ve net bir sual.

Sabah sabah, siz günlük gazeteler havuzuna yeni dalmışken, telefonda sorulan kısa ve net bir sual. Belli ki cevabı dilinizin ucunda, sualin sorulmasını bekliyorsunuz, diye düşünülmüştür:
– Sizce Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı, çıkmayacak mı?
İçimden gelen kısaca cevap vermekti:
– Kendisine sorsanıza!
Genç bir meslektaşı rencide ederim endişesiyle lafı biraz uzattım:
– Böyle bir suale, seçim öncesi Meclis'te ve memlekette esen hava, yapılmış anketler, adayların kişilik ve nitelikleri, görevi sona ermekte olan Cumhurbaşkanının özellikleri dikkate alınarak cevap verilebilir.
Suali de zaten «Bilmem ne bey kazanacak mı?» diye değil, «Sizce adaylardan hangisi kazanır?» diye sorulmak gerekir.
Yani sual, demokratik ortamda haklı olarak merak edilen «Kim cumhurbaşkanı olacak?» suali değil de, «nevi şahsına münhasır», bizim tuhaflaşmış demokrasimize mahsus bir sual:
– Falanca bey kazanacak mı, kazanamayacak mı, ne dersiniz?
diye soruluyor.
Sual üzerinde, demokrasimizdeki tuhaflığı pek açık bir şekilde ifade ettiği için biraz daha durmak istiyorum.
Adeta tek adaylı bir seçim arifesindeyiz. Kazanacak olanın Meclis'te kaç oy alacağını hemen de kesinlikle bildiğimiz halde, bu talihlinin kim olduğunu söyleyemiyoruz.
Herhalde, demokrasiler tarihinde bir yeniliktir bu.
Hani şehir hatlarında bir fevkaladelik olur da, bütün yolcular bir tarafa yığılırsa vapur batacak gibi yana yatar. 2002'de biz, buna benzer bir tehlike atlattık.
Atlattık denebilir mi, batmamıza ramak kalmıştı, diyenler de olacaktır ileride.
Haksız sayılmazlar.
Ecevit-Bahçeli-Yılmaz ortak iktidarından gözümüz öyle korkmuştu ki, iskeleyi sancağı şaşırmış vaziyette, kendimizi kaldırdığımız gibi AKP'nin kucağına attık o zaman. Şimdi, seçip oraya gönderdiğimiz AKP Meclis çoğunluğundan isabetli bir karar çıkmasını da bekleyemeyiz.
Ben, Meclis'in kimi seçeceğiyle o kadar da meşgul değilim. Gözümde asıl önemli olan, ilk milletvekili seçimlerinde bu defa olsun, ne ölçüde basiretli davranabileceğimizdir.
Sağlam iktidar yanında güçlü bir muhalefete de ihtiyacımız bulunduğunu bakalım bu defa akıl edebilecek miyiz?
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Can Tanöz)

  • Acaba bir kişinin «beraatine» mi, yoksa «beraatına» mı karar verilir? Baktığım kaynaklarda her iki kullanıma da rastladım. Hangisi doğrudur, bilemedim. «Beraatına» demek kulağıma biraz kaba geliyor.
    Size sormak istedim.
    – Ben de size, daha kapsamlı bir cevap vereyim. Açın mesela Ömer Asım Aksoy'un Ana Yazım Kılavuzu'nu; 104'üncü sayfadaki «beraat» maddesine bakın.
    Sualinizin apaçık cevabı orada verilmiştir:
    «Beraat, -tı» diye.
    İstanbul ağzı beraati demekte ısrar etse de, gördüğünüz gibi kılavuz beraatı demektedir.
    Ona uymalıyız!
    «Çocuğum büyümesin!» dileği
    Dertlerin en büyüğüdür, Füsun Evren'inki. «Oğlumun büyümesini durdurun!» diyen genç anneden söz ediyorum. Dün bu haberi gazetelerde okudunuz, yüzü mozaiklenmiş resimlerini de gördünüz. Çocuğun adı Mert, annenin adını Füsun E. diye yazdı gazeteler; soyadı Evren imiş. Dün öğleden sonra CNN Türk'ün Ankara muhabiri aileyi ziyaret etti ve resimdeki mozaiklemeye de lüzum kalmadı.
    Mert 12 yaşında, turp gibi bir çocuk; ama yürüyemiyor, oturamıyor, doğal ihtiyaçlarını gideremiyor. Devamlı bakıma muhtaç.
    Füsun Hanım Kızcağızım derdini bütün açıklığı, dürüstlüğü ve gerçekliğiyle pek güzel anlatıyor. Büyümeyi durdurma uygulamasının bu yakında ve ilk defa ABD'de gerçekleştirildiğini televizyonda görmüş. O çocuğun adından, vak'aya Ashley (Eşli) Ameliyatı adı verilmiş. Hormon ve östrojen tedavisi yanında, çocuğun bazı uzuvları (apandis gibi, rahim gibi) alınıyormuş.
    Yirmi iki yıl da felçli annesine bakmış olan Füsun Hanım:
    – Mert büyümesin ki onu kucağımda taşıyabileyim, diyor. Kollarımda taşımaktan başka çarem yok. Taşırım, yeter ki büyüyüp ağırlaşmasın.
    – Allah iki iyilikten birini versin! diyorlar. Ben bunu istemiyorum. (Bu deyimi bilmiyordum. İçinizde anlamını bilen vardır, bana yazar mısınız?)
    Uzman tıp profesörlerine soruldu televizyonda.
    – Tartışılan bir ameliyat, diyorlar. Tıp etiğine aykırıdır. Olumsuz yönde bir isteği hekim olarak karşılayamayız. (Prof. Sabiha Aysun, nörolog ve Prof. Efsun Kerimoğlu, psikiyatr).
    Füsun Evren, bu durumda ne yapacağı sualine cevap veriyor:
    – Çocuğuma bakmaya devam edeceğim. Ama nereye kadar ve nasıl? Tekerlekli sandalyede de oturamıyor. Hastanelerde, benzer durumdaki çocuklar için özel servisler gerekmez mi, diye soruyorum, ki annelerin işi bir ölçüde kolaylaştırılabilsin!
    Ve ekliyor:
    – Benim, büyütme durdurulsun isteğim kabul görür ve gereği yapılırsa, arkamdan gelecek çok insan var, inanın.
    *
    Söz konusu kolay bir karar, sıradan bir müdahale değil. Bunun inkâra gelir yanı yok.
    Ama Füsun Evren çaresizlik içinde kıvranan, ağlayan bir anne olarak çıkmadı karşımıza. Aslan yüreğiyle ve güzel Türkçe'siyle derdi, ihtiyacı ve kaçınılmaz çareyi pek güzel anlatıyor.
    Bir işe yararsam ben de Füsun Hanım'ın hizmetindeyim.