Barışı bırak, bana kavganın sebebi nedir, önce onu söyle!

Yarın anlatmaya çalışırım dedim ya dün size, işim pek de kolay değil. Herhalde farkındasınız. Yazmak üzere güya oturuyorum masaya herkes gibi ben de, ama aslında, 1950'lerin...

Yarın anlatmaya çalışırım dedim ya dün size, işim pek de kolay değil. Herhalde farkındasınız. Yazmak üzere güya oturuyorum masaya herkes gibi ben de, ama aslında, 1950’lerin başındaki gibi, size bir şeyleri sanki lafla anlatmaya çalışıyorum. Kalemi yerine çenesi kuvvetli bir gazeteci olmaktan kurtulamadım. Sanki elimde kalem yok da, önümde bir mikrofon var, yazmıyorum da söylüyorum...
Sizi bilmem, ben böyle hissediyorum yaptığım işi. 1960’ların Yeni İstanbul’unda bir ara imzasız başyazılarım yayımlandı. İzmir’in Ege Ekspres’inde yazım, şimdi çok moda oldu ya, birinci sayfadan girerdi. Ben bu iki durumda da rahatsızdım. Sulu bir adam değilim, ama o iki durumda «Ciddî olmam ve hep öyle kalmam gerekir» diye düşünüyor, bundan sıkılıyordum.
Anlatacağım şuydu: «Kürt meselesine çözüm» çalıştayları yapılıyor. Hayal bu ya, farz edin ki beni de çağırdılar. Ve fikrimi sordular. Söze nasıl başlayacağım? Yani orada ilk diyebileceğim ne olabilir?
Düşündüm bunu. Aklımdan geçeni size de söyleyeceğim.
Bir giriş yapmam gerekir. Son günlerde bu konuda laf neredeyse ayağa düştü diyebileceğim bir süreçten geçiyoruz.
Daha öncesini çok da bilmiyoruz. Ama dinler var. Bizi çok ilgilendiren tek tanrılı dinler. İlişkilerimizin önde gelen ölçütü bu olmuş. Asırlarca birbirimizi yemişiz farklı dinleri benimsediğimiz veya o çevrelerde dünyaya geldiğimiz için.
İnsan mensubiyetinin cildinin rengine göre belirlendiği çağlara kadar geri gitmiyorum. O ilkellik son yıllara kadar gündemdeydi, doğrulamasına da gerek duymuyorum.
Yakınlarımızı dost bilmek yanında, düşmanımızı seçme ihtiyacımız da var bizim. Bu dindar kardeşim, öbürü gavur diyerek belirleyegelmişiz yerimizi.
Rengimiz, dinimiz derken sıra ırkımıza, milliyetimize geldi. Birbirimizden farkımız nedir veya nereden gelir suali var ya! Milletler olarak farklılığımızı keşfedince, dört elle bu farka sarılmışız, düzen yeniden kurulmuş.
Zaman geldi zengin-fakir farkına çektiler dikkatimizi. Bir süre de onun kavgasını ettik. Her şey, her zaman ve sırası gelince yapıldı demiyorum. En gelişmiş saydığımız ülke en ilkel «tefrika»ya, Obama’yı başkan seçerek geçen yılın sonunda veda etti. Akıl alır gibi değil.
*
Biz de maşallah hâlâ çocuklar gibi eğleniyoruz. Türkler-Kürtler diye bir oyunu yeniden keşif veya icat ettik. «Haydi canım sen de!» demeyin sakın. Bu yüzden on binlerce cana kıyılmış «pek saygın» bir toplumun üyeleriyiz.
Şu sıralarda daha güç durumda olan, sanki daha iyi durumda olandan neler istemesi gerektiğini belirlemeye çalışıyor.
Bir asır önce neler istendiğini, Murat Bardakçı sayesinde biraz öğrendik. Şimdi siz bana soruyorsunuz:
– Neleri istemeleri doğru olur onların, diye?
Tuhaf bir durum, siz de farkındasınız herhalde. Şu cevabı verebilirim.
– İstekleri belirlemek için, önce durup (artık renk, din, köken olmadığına göre) günümüzün ölçütlerinin ne olduğunu birlikte anlamaya ve adlandırmaya çalışmalıyız.
Cildimizin rengi, dinimiz, milletimiz, fakirliğimiz veya zenginliğimiz, okuryazarlığımız veya cehaletimiz değil, asıl fark konusunda (ve neler bahasına) fikir birliğine vardığımıza göre, fark diye sahipleneceğimiz ne var, ne kaldı, önce ona karar vermeliyiz.
İcat etme bahasına da olsa!

Fennî muayene kolaylaşmış
Bu firmanın adı niye Otomobil değil de, Ottomobil diye sordum, ilk iş olarak. Çünkü Otto kişi adıdır, dediler. Meydan Larousse’a baktım çaktırmadan. Meğer 1876’da «Dört zamanlı motörü icat eden» Alman mühendisin adı Nikolaus Otto’ymuş (1832-1891). Belki otomobil adı da bu mucidin adından geliyor, orasını öğrenemedim. Ben otomatik gibi otomobil’in başındaki oto’nun da, Fransızca’da önüne geldiği nesnenin «Kendiliğinden işler» olduğunu belirten bir önek olduğunu ve otomobil’in «kendiliğinden hareketli» anlamında bir kelime olarak üretildiğini düşünürdüm. Sözlüklerde otomobil adının Otto’dan türetildiğine dair bir açıklamaya da rastlamadım.
Çünkü bir dostumla OTTOMOBİL firmasını konuşuyorduk, diyeceğim, ama lafın doğrusu o anlatıyor, ben dinliyordum.
OTTOMOBİL benim yıllar yılı, adı konulmamış bir ihtiyaç olarak yokluğunu çok hissettiğim bir hizmeti gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir şirket.
İstanbul’da kurulmuş bir firma ki, otomobilinizin periyodik muayene işlemini, sizin adınıza o yaptırıyor. Doğuş-Akfen-Tüvsüd ortaklığıyla kurulmuş, olağanüstü düzenli ve güvenilir bir kuruluş. Araç muayene istasyonları Türkiye işletmeciliğini 20 yıl süreyle bu kuruluş almış, Özelleştirme İdaresi’nden.
İşlevi, otomobil sahiplerini araç muayenesi işini bizzat veya işbilmez bir adamla yaptırma sıkıntısından kurtarmak.
Allah biliyor ya, kendi başıma üstesinden gelemediğim bir işti bu benim. İnsanın her seferinde bir yarım gününe mal olan bir iştir.
OTTOMOBİL yöneticileriyle konuştum. Yalnız bu hizmeti yapıyorlar. Fevkalade ciddî insanlar. Başvurduğunuzda bir elemanları gelip arabanızı gözden geçiriyor. Sonra bir vale gelip, muayene noktasına götürüyor. Her anlamda firmanın güvencesi altında olan arabanızı uydu aracılığıyla takip de edebiliyorsunuz. Sigorta şirketiyle sonsuz bağlantı halindeler. Muayene ertesi araba adresinizde size teslim ediliyor.
Aynı hizmeti veren şirketler varmış, bilmiyordum. Servis bedeli 75 ila 200 TL arasında. OTTOMOBİL’de ücret, sigortası dahil 123 TL. Kaza ihtimalleri için sigortadan gayri, hadiseye her an müdahale eden avukatları da var.
Sigortacılarını da sordum. Yapı Kredi Sigorta ile arabanın OTTOMOBİL’e emanet olduğu süre boyunca geçerli anlaşmaları var.
Ne yekûn tuttuğunu bilmem amma, bu fennî muamele mahallerinde kaybettiğim zamana çok acımışımdır. Haberiniz olsun!
Adres. www.ottomobil.com.tr
(Teknolojiyle ve çağdaş yaşamla kurmaya başladığım yakınlığın farkındasınız, değil mi?)