Başbakan?a sorsak, desek ki...

Başbakan Erdoğan?ın, vesile bulup programına sokuşturduğu meydan nutuklarını dikkatle okuyorum. Bu konuşmalar (Grup sohbetleri de dahil) Başbakan?ın mizacını olduğu kadar, hadiselere, meselelere o sırada ne gözle baktığını da anlamamıza yarıyor.

Başbakan Erdoğan’ın, vesile bulup programına sokuşturduğu meydan nutuklarını dikkatle okuyorum. Bu konuşmalar (Grup sohbetleri de dahil) Başbakan’ın mizacını olduğu kadar, hadiselere, meselelere o sırada ne gözle baktığını da anlamamıza yarıyor.
Söylediklerini doğru bulmak, beğenip beğenmemek bir yana, Tayyip Bey’in içine kapalı ve sinsi tabiatta biri olduğunu kimse söyleyemez.
Hatta şu söylenebilir: Tayyip Erdoğan Bey gelmiş geçmiş seleflerine kıyasla Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü en açık sözlü, en içi-dışı-bir başbakandır. Gizlisi kapaklısı yok bu zatın, diye düşünmekle hata mı ediyorum dersiniz? Söylediklerinden beterini düşünmekte, ama içinden geçirmekle yetinmekteyse eğer, vaziyet sahiden vahim demektir. Böylesine bir durum insanın aklına, o manzum meseli getirir: Nimet kadrin bilmeyenin ahvâli / Olur günden güne beter demişler.
O takdirde bize de «Allah saklasın!» demek düşer.
Ben öyle diyecek kadar karamsar değilim.
Değilim amma, gene de sormadan edemiyorum. Dün mesela, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda 4’e karşı 65 oyla kabul edilen Türkiye Raporu ile Tayyip Bey’in Kastamonu’nun Nasrullah Meydanı’nda yaptığı konuşma Radikal’in 15’inci sayfasında yer alan iki haberdi. İkisini de dikkatle okudum.
Raporda olumlu değerlendirmeler ve ciddî temenniler yanında dile getirilen endişeler de var. İfade ve basın özgürlüğü durumumuz endişe konusu olmakta devam ediyormuş. Basının hâlâ «tam olarak» özgür olmamasından, internet sitelerine yasak getirme uygulamalarının devam etmesinden duyulan rahatsızlık dile getiriliyor.
Başbakan Kastamonu’da «Basının görevi doğru haberdir» diyor, ki gerçekten doğrudur. Peki bunu, kaçınılmaz şekilde şu sualin takip etmesi gerekmez mi:
– Basının haberi doğru verip vermediğine kararı kim verecek? Başbakan mı, sahiden gerekliyse Yargı mı?
Doğru ve bütün demokrasilerde geçerli cevap Yargı ise, bizim Başbakanın bu ifadesi bir tür yargısız infaz olmuyor mu?
Millet bütününün böyle bir tembihi ciddiye almayacağını bile bile, kendi partisine oy vermesini beklediklerine, sizler de sivil inisiyatifinizi kullanın, tavrınızı koyun ve bu gazeteleri almayın, diyor. Almazlarsa basının güç kaybedeceğini, hatta bir kısmının kepenk indireceğini ümit ediyor, demektir.
Tayyip Bey’e bir sual daha:
– Polisin şiddet kullandığı düşüncesinde olan biri, taraftarlarına dönüp «Siz de güvenlik güçlerini adam yerine koymayın» diye meydan nutukları söylemeye kalksa, bu davranış hakkında âli mutalaanız ne olurdu?
Bana sorarsanız açık sözlü, derim; kimilerince de öfkesi burnunda bilinen karizmatik Başbakanımız, rica etsem siz ne dersiniz?

Ya biri de «En az 12 çocuk!» derse
Konuya tatlı tarafından gireyim. Küçük gelinim Eda (Selim torunun eşi) internette dün kısa bir film gösterdi bana.
Bir genç kadın yatağına uzanmış, yeni doğmuş çocuklarıyla poz veriyor. Filmi çeken kocası. Babaları ne yapıyorsa artık, çocuklar (... dediğim de dördüz) hep birden ve büyükler gibi, kıkırdamaktan kahkahaya kadar, dönüp birbirlerine de bakarak nasıl gülüyorlar, bilseniz... En dertli insan görse neşesi yerine gelir.
Masamda Radikal’in 22’inci sayfasından bir kesik var. Dokuz kareden oluşan bir fotoğraf. Los Angeles’lı bir genç kadın, Nadya Suleman. İki yanında yeni doğmuş 8 bebeğin fotoğrafları. Bir batında aynı anadan dünyaya gelmiş sekiz kardeş. Bu 9 fotoğrafı görmek hoşuma gitmişti. Haberi okuyunca, Nadya’nın bir önceki doğumunda da dünyaya altı çocuk getirdiğini, bekâr olduğunu, son durumu 14 çocuğunun da babası olan sevgilisine bildirdiğini öğrendim.
Çoklu doğumlar kısırlık tedavisi sonucuymuş. Zahir, sevdiğiniz veya sadece beğendiğiniz bir adamdan bir miktar sperm rica ederek bunu götürüyor, ben kısırım ve çocuk sahibi olmak istiyorum, gerekli malzemeyi de getirdim, diyorsunuz. Gerisini onlar hallediyorlar. (Mayayı bir bankadan alıp, size sahibinin adını da verebilirler.)
14 çocuğun anneannesi Angela Hanım, altısıyla baş edemezken şimdi on dördüyle ne yapacağız, diye dövünüyormuş. Nadya’nın titizlendiği nokta da, ilk altı çocuktan üçündeki engellilik halinin ne olduğu. Bu konuda ve ne yardım aldığına dair suallere cevap vermiyormuş.
Gençleri ve doğacak çocuklarımızı uyarıyorum. Gün olur bir başbakanın kadın başına 12 çocuk istiyeceği tutar. (Biz üç isteyenini gördük.)
Seçimlerden önce bu konuda adaylardan güvence de isteyin!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Üner Birkan)

  •  24 aralık günkü Radikal’de spor yazarı Cemal Ersen, beğenilen, göze çarpan oyuncuların adlarını verdiği yazısının başlığında «göze batanlar» diyordu. (Yıl 2008’dir; biriken mektuplarım oluyor, beni bağışlayın). Oysa göze batmak, «bakanları tedirgin edecek, aykırı, uygunsuz veya yakışıksız görünmek; çekemezliğe yol açmak» anlamında bir deyimdir (TDK Türkçe Sözlük).

– Çok doğru, haklısınız. Göz kelimesiyle başlayan ve olumlu düşünceleri ifade eden deyimleri hatırlamaya çalıştım. Eksiklerimi lütfen siz tamamlayın.
Aklıma gelenler: Gözünü alamamak (ayıramamak). / Gözünden bile kıskanmak. / Göze çarpmak. / Göz doldurmak. / Göz kamaştırmak. / Gözü tutmak.
(Yüksel Gülsoy)

  •  Radikal’de bir yazının tanıtımındaki ifade şuydu: «Fenerbahçe dertlerini telafi ediyor.»

Yanlış değil mi?
– Yanlış! Çünkü telafi etmek «(Bir ziyanı, bir eksiği) Karşılamak, kaybın veya noksanın yerini doldurmak» anlamına gelen bir fiildir. Dertler ise bir eksik, bir kayıp değil, «giderilmesi gereken sıkıntılar, zorluklar, üzüntüler»dir.