Başbakanınki sözünü bilmemek

Kitlelerle doğrudan ilişkinin kurallarına uymak gerekiyor. İşi, tercihi bu tür ilişkilerde başarılı olmayı da gerektirenler var aramızda: öğretmenler, yazarlar, sanatçılar, siyasetçiler...

Kitlelerle doğrudan ilişkinin kurallarına uymak gerekiyor. İşi, tercihi bu tür ilişkilerde başarılı olmayı da gerektirenler var aramızda: öğretmenler, yazarlar, sanatçılar, siyasetçiler... bu durumda olanlardan bazıları. İçine kapalı bir şairden sirk cambazına kadar, aynı konumda olan nicelerini sayabiliriz.
Merâmını anlatabilmek, işi kitlelerle ilişkiyi gerektirenler için öncelikli niteliklerden biridir; çok gerekli, hatta «olmazsa olmaz» hasletlerden biri.
Size sorsam, desem ki:
– Tayyip Erdoğan hiç şüphesiz üstün nitelikleri olan biridir. Pek çok siyasetçi var bu dünyada, ama hepsi en büyük şehrin belediye başkanı, tek başına iktidara gelecek güçte bir siyasî partinin lideri, bir büyük ülkenin başbakanı olabilecek kadar değil. Bu konumlara erişmiş siyasetçiye uluslararası bir terimle lider, diyoruz. Liderlere özgü başlıca bir nitelik de «Söz» gücüne sahip olmalarıdır, beden dili de dahil; yaptıkları ve söyledikleriyle kitleleri etkileyebilmeleri, yönlendirebilmeleri, gerekliyse coşturup hareketlendirebilmeleri de beklenir onlardan. Şimdi söyleyin bana: Erdoğan bu saydığım meziyetlere sahip bir siyasetçi midir?
– Evet, Allah için öyledir, dersiniz diye düşünüyorum; inatçı bir muhalifi değilseniz elbette. «Hatta güçlü karizması olan bir lider» de, daha fazlasını da söyleyebilirsiniz, hiç yadırgamam.
Onu yadırgamam, ama şunu da sormadan edemem o zaman size:
– Aynı zamanda «müstakar» bir kişilik sahibidir de, der misiniz? (Yani «Kolay kolay -bir günden öbürüne- değişmez, durmuş oturmuş, istikrarlı, sözünde ve kararında sebatlı, her zaman dengeli ve hep tutarlı biri» midir?)
– ...
Peki, cevaba zorlamayayım sizi. Hatırlatmalarla, yani Tayyip Bey’in söyleyegeldiklerinden örneklerle devam edelim:
* «Elhamdülillah şeriatçıyız.»  * «Her 10 Kasım’da yaygara kopartılıyor.» * «İstanbul Medine, bütün okullar imam hatip yapılacak» * «Ben İstanbul’un imamıyım. Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler de yakındır.» * «Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer, müminler askerimizdir.» * «Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.»
Başbakan olduktan sonra:         * «Türkiye’yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Herşeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar.» * «Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor mu, diye? Millet isterse tabii gidecek be!» * «Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz; Mecelle’de böyle bir kaide var.»
*
Benzer sözlere dair arşivlerde çok örnek var. Yukarıda rastgele alıntıladıklarımı, ayrı ayrı ele alıp bir «metin tahlili» yapmamızı ister miydiniz?
Size soruyorum Sami Seberk Bey; siz de benden sual etmişsiniz:
– Başbakan «Türkiye elden gidiyor, demek bu kadar kolay mı? Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Düşünmek lazım. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi...» dedi. Kıyametler koptu medyamızda, sizden çıt çıkmadı. Sizin bu hususta bir diyeceğiniz yok mu? diyorsunuz.
– Var! Yukarıda onun girizgahını yaptım. Sözünü bilmemek diye bir deyim var dilimizde. Bir sözlükte tarifini bir daha okuyun isterseniz. Karacaoğlan’ın da bir beyti vardır, o bilmeze değinen. Tayyip Bey’in dediği doğru, ama ısrar edeceğinden, ardının geleceğinden ben emin değilim. Başbakanımız güzel konuşur da, her dediğinin -çoğu zaman Allahtan ki!- ardında durucu değildir.
Ruhsâtî’nin dörtlüğünü hatırlatmakla yetineyim: Nasihatım budur sana, bir öğüt: / Sözünü bilmeyen kuldan ırak ol! / Yoklamadan geçme her bir dereyi, / Dibi görünmeyen gölden ırak ol!

Tam «Sivil itaatsizlik» derken
Ayşenur Arslan’ın CNN Türk’teki «Medya Mahallesi» sohbetlerine her sabah kulak veriyorum. Yazı İşleri’nin sabah toplantılarından çok, kişilerle konuşmalarını dinliyorum. Dünkü misafiri bir fikir adamıydı, Mümtaz’er Türköne. Zaman gazetesi yazarlarından. Adı kesme işaretiyle yazılan tek kişidir, sanırım. TRT 1’deki «Gündeme Dair» adlı tartışma programını, katılanlardan birinden hoşlanmadığım için pek seyretmezdim.
Dün baktım, ekranın sevdiği kişilerden. Rahat, telaşsız, tane tane pek güzel cevaplıyor sorulanları. Fırsat verildiği zaman, demekte fayda var.
Ayşenur Hanım arkadaşım, sohbette karşısındakini pek dinlemeyen, canının çektiği yerde sözünü keserek, kendi zihninde hazır bekleyen sualleri yerli yersiz araya sokuşturmaya çalışan bir ev sahibesi.
DTP’li dört milletvekilinin savcının davetine icabet etmeyişleri konusuna gene Ayşenur Hanım giriyor. Türköne sözü hemen «sivil itaatsizlik» kavramına ve dış ülkelerdeki tatbikatına getiriyor. Ben de kalemi kağıdı bırakıp, kulak kabartıyorum.
Ne mümkün!
Muhatabını dinlemeyen Ayşenur Hanım kardeşimiz «Bitlis’te Öcalan’ın talimatıyla kapatılan Güldünya Derneği» konusuna geçiyor. Hep yapıyor bunu; suali sormak ve cevabı dinlememek. (Bakın çok konuşuyor, demiyorum. Dinlemiyor! Aynı şey değil.)
Bütün derdi, verilmekte olan cevapta bir sonraki suale geçişi kolaylaştıracak bir kelime yakalamak. Yüksek sesle söylemekte de sakınca görmeksizin:
– Hazır ayağıma top gelmişken, deyip, geçiyor aklındaki konuya.
Evet, cevaptan yeni sualler çıkarmak beceri sayılır amma, «Kürt meselesinde empati demekten maksadım...» sözünü yarıda kesip, dinleyeni merakta bırakmak bence bir marifet değil.

Dil Yâresi
* Sözünü bilmemek’ten söz ettim bugün; bizde bir deyimdir bu. Sözünübilmez, diyen de var: «Bir sözü, nereye varacağını düşünmeden söyleyen» (Türkçe Sözlük). Sözünü bilmemek adı altında tarif eden de: «Söylediği sözün nereye varacağını, sakıncalı olup olmadığını düşünmeden konuşmak» (Ayverdi Sözlüğü).
Patavatsız, demiyorum; çünkü onun anlamında sözden çok fiil var; biraz da saygısızlık. Sözünü bilmeyen daha çok, «Durup yeterince düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söyleyen» demektir; saygısızlık şart değil; Tayyip Bey gibi...