Başbuğ da Erdoğan'a benzedi

Denebilir ki Türkiye'nin üst yönetim kadroları, el ve ağız birliği etmiş, kamuoyunun zihnini biraz daha karıştırmak için gerekeni yapıyorlar.

Denebilir ki Türkiye’nin üst yönetim kadroları, el ve ağız birliği etmiş, kamuoyunun zihnini biraz daha karıştırmak için gerekeni yapıyorlar.
– Nedir bu belgenin kaynağı?
– Bir defa o belge değil. herhangi bir kağıt parçasıdır.
Genelkurmay Savcısı, bu belgenin aslı esası yok, demiş. Genelkurmay başkanı devam ediyor:
– Cumhuriyet Savcısı da araştırabilir. Buna bir itirazımız yok. Şayet bu kağıt parçasının gerçek bir belge olduğuna dair kanıtlar bulursa, dosyayı bize iade eder, gerekeni yapmak Genelkurmay Savcısı’na düşer.
CNN Türk Emekli Savcı Mete Göktürk’e danıştı. Savcı:
– Soruşturmayı Genelkurmay Savcısı’nın yapmasına bir engel yok, diyor. Askerler tarafından hazırlandığı söylenen bir belge söz konusudur.
Suali soran arkasını getirmedi:
– Söz konusu, ülkenin siyasî rejimini bir darbeyle değiştirme hazırlığı olduğu zaman da öyle midir, diye sormalıydı bence.
Farzı muhal bazı bıçkın hekimler bir çete kurarak, bütün hastaneleri kendi kumandaları altına almaya kalksalar, Yargı’nın ve Emniyet kuvvetlerinin bu suç hazırlığına karşı harekete geçmek için, daha önce Tabipler Odası’ndan izin alması mı gerekir?
Genelkurmay Başkanı «Biz bu kağıt parçasını İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdik» diyor. Anlaşıldığına göre, Cumhuriyet Savcılığı bu kağıt parçasının, «Medya üzerinden bir asimetrik psikolojik savaşı başlatmak» niyetiyle kim veya kimler tarafından hazırlanıp medyaya sızdırıldığını belirleyebilirse, aldığı sonucu derhal bize bildirmeli ve dosyayı bize göndermelidir, ki gereğini Genelkurmay Savcılığı yapabilsin, demek istiyor.
Ben, Genelkurmay Başkanı Paşa’dan farklı olarak, «Yargı yöneliminde aslolan, suçlunun kişiliğinden (ve bu arada mesleğinden) önce, işlenen veya işlemeye hazırlanılan suçun niteliğidir» düşüncesindeyim. Bu yüzden, Cumhuriyet Savcılığı dosyayı iade etmelidir düşüncesine de katılmıyorum.
*
Türkiye’nin üst yönetim kadrolarının iş ve söz birliği ettiğini söyledim yazının başında. Nitekim Türkiye’nin Başbakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın basın-yayın dünyasını aynı gözle gördükleri de öğrenmiş oluyoruz. Bir Hilmi Özkök Paşa için söylemezdim bunu, ama Erdoğan ile Başbuğ basını kötü gözle görmekte apaçık birleşiyorlar.
Aralarında dikkati çekmeye başlayan bir benzerlik daha var. Birinin öfkeli ve tehditkâr duruşuna karşılık, diğerinin asık yüzlü ve mütehakkim tavrı bir fark ise de, çok konuşma eğiliminde pekâlâ buluşmuş durumdalar. Oysa Başbuğ ilkin, tavrının bu olmayacağını beyan ihtiyacı duymuştu.
Gazetecilerin düşüncelerinizi söylemekteki gayretkeşliğimizi de Paşa, sevdiği bir özdeyişle ifade etti: Akıllı olanlar fark eder, akılsız olanlar fikir beyan eder’miş. Not ettik. Gün olur kullanma ihtiyacı duyulabilir, güzel bir deyiş.
Ve tekrar ediyorum. Bence söz konusu hadiseyi Cumhuriyet Savcısı takip ederek, gerek görürse davayı o açmalı; bu suçla bir TSK mensubu da suçlandığı takdirde Genelkurmay Savcısı da ayrıca ilgilenebilmelidir.

Varlıklının ultra’sı da var
Zengin kelimesi, «Taşlı, değerli taşlarla süslü, pahalı» anlamındaki Farsça sengin kelimesinden türetilmiştir bizim dilimizde. Ve Ayverdi Sözlüğü’nden yakın zamanda öğrendiğime göre Türkçe’den Arapça, Bulgarca ve Sırpça’ya da geçmiş.
Zengin derken neylesine bir varlığı kastettiğimizi hiç durup düşündüğünüz oldu mu? Bir haberi okurken ben, evveli gün rahmetli Adnan Menderes’i düşündüm. O zengin’den milyon dolarlık malı mülkü olanı kastediyormuş, demek ki: «Her mahallede bir milyoner yaratacağız» demişti bir tarihte ve biz gazeteciler de onun bu sözünü dilimize dolayıp durmadan tekrarlamıştık.
Sözlük «Malı ve parası çok olan»a zengin veya varlıklı diyor. Bank of America Merrill Lynch’in Türkiye Genel Müdürü Kubilay Cinemre de «Varlıklı» derken adını koymayı da ihmal etmeyerek «dolar milyoneri» diyor. Ha, bir de «ultra varlıklılar» var ki, onlarda yıllık gelirin 30 milyon dolardan az olmaması şartı aranırmış.
Ve küresel ekonomik kriz ertesi son durum: Dünya’da varlıklı sayısı 2008 sonunda azalmış ve 8 600 000 kişiye inmiş. Türkiye’de de benzer durum sözkonusu: Varlıklı sayısı        47 600’den 2008’de 33 700’e inmiş. (1 milyon doların üstünde geliri olanlar yani.) Ultra varlıklı sayısı ise dünya bütününde maalesef (!) 78 000’e kadar azalmış.
Türkiye’deki ultra varlıklılar’a dair bir bilgi yoktu haberde.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Tahir Karaçalı)
* Hoş görmenizi rica ederek size kısaca, dümdüz ve apaçık soracağım: «Sevdiklerinize hitap ederken seçtiğiniz başlıca kelimeler hangileridir.»
(Fırsat bulmuşken araya şu soruyu da sokuşturacağım: seksî kadın doğru bir tanımlama mıdır?)
– İkinci sualden başlayalım. Cevabı daha net olabilecek bir sualdir. Seksî diye bir kelime yok, İngilizce’den kelime kiralarken düşülmüş bir hata var. Onlar «Cinsî çekiciliği olan, cinsî arzular uyandıran, şehevî» anlamında seksi (Sexy) diyorlar. Biz «y»yi «i» yazdıktan sonra, «i»nin noktasını da şapkaya çevirerek aklımız sıra kelimeyi sıfatlaştırmış oluyoruz. «Çekici» sıfatı yeter gibi gelir bana.
İlk sualinizin baktım, hazır cevapları yokmuş zihnimde. En çok canım derim galiba; cânım ve cânım efendim dediğim de olur. Bir tanem, kimselere benzemeyenim, yavrum, sevgilim... Evlat, derim; çocuk, derim. Birtânem, derim. Güzel sıfatını severim: güzel kızım (ve aslan oğlum), güzel yavrum, güzel kadınım, güzel anacağım, derim (derdim).
Bir de üç heceli adları ikiye indirmeyi severim: Lülüş (Gülseren), Samiş (Samiye), Semuş (Semiha)...
Düşündüm ki, çocuklarıma, torunlarıma ve kadın-erkek arkadaşlarıma adlarıyla hitap ediyorum.