Baykal ile Türk'ün ağız birliği

Hemen her gün kullandığımız bir deyimdir, Akıl etmek, deriz; anlamında tek kelimelik bir sır saklıdır.

Hemen her gün kullandığımız bir deyimdir, Akıl etmek, deriz; anlamında tek kelimelik bir sır saklıdır.
Gelin önce anlam tarifini birlikte okuyalım: «Akıl etmek, yapılacak şeyi, alınacak tedbiri vaktinde düşünmek, düşünebilmek» demektir. Sırrı saklayan kelimeyi işaret ettim, «vaktinde». Akıl etmek iyi de, bir tamamlayıcısı var: «vaktinde» harekete geçmeyen akıldan hayır gelmez.
Deniz Baykal ile Ahmet Türk’ün zihinlerine küşayiş («Ferahlık, açıklık») geldi galiba. Benimki aslında beklenmedik bir gelişmenin ifadesi değil. Başından beri Ahmet Türk’ü sağduyu (aklıselim) sahibi bir siyasetçi gözüyle görüyorum. Asıl düşündüğünü söylemekte acele etmekten sakınan bir hali vardı hep. Asıl söylemesi gerekeni geciktirdiği için kınadığım oluyordu onu. Beklediğimi söyledi:
– «Bu saatten sonra her kim ki demokratik bir çözümden yanaysa ve her kim ki silahsız bir çözüm arzuluyorsa, mutlaka ama mutlaka elini tetikten çekmelidir.»
İçimden onu alkışlamak geliyor. Böyle düşündüğünü tahmin ediyor, çekingenliğinin sebepsiz olmadığını da biliyordum, diyeceğim. Bu cesareti gösterecek noktaya gelmiş olması hayra alamettir.
Deniz Baykal’a gelince. Onu şöyle veya böyle konuşma ve davranma durumunda bırakan parti içi meseleleri konusunda yeterince bilgili değilim. Çok uzağında kaldığım bir faaliyet alanıdır. Ama unutmayın ki Deniz Bey, çıkış noktası itibariyle de bana yakın ve tanıdık gelen hemen de tek parti başkanıdır. (Hüsamettin Cindoruk da var şimdi, üç beş günden beri.)
Onun son dediği de şu:
– «Siyaseti silahla yapmayacağım, silahı tamamen elimden bırakacağım dendiği anda af olur... PKK’nın bir daha silaha başvurmayacağının netlik kazanması gerekir.»
Bu noktada beklenen, Bizim Kürtlere sözü geçecek âkıl öncülerin de seslerini yükseltmeleri, bu iki parti liderine katılmaları ve bizi barışa götürecek tek yolun açılmasına yardımcı olmalarıdır.
Alıntıları Milliyet’ten yaptım. Bu gelişmeyi iyi değerlendiren gazetelerin başında o geliyordu.
İçimden, «Allah PKK’cılıkta ısrar edenlere de akıl-fikir ihsan eylesin!» demek gelir. Bir cephe uyanmak için 85 yıl bekledi. İnşallah onlar daha erken davranır (30 yılı aşmış çok kanlı bir geçmişleri var, yazık ki!) ve bir taraftan açılmaya başlanmış olan barış-görüş yolunda buluşur dileğimi ifade etmekten öte, aslında bangır bangır haykırmak geliyor içimden.
Ekmek aslanın ağzında, diye özetlenebilecek bir dünyada yaşıyoruz. Hemen her alanda gecikmiş durumdayız. El ele, omuz omuza hiç zaman kaybetmeden var gücümüzle çalışarak kapatmamız gereken önemli bir mesafe var, günümüz insanının ulaştığı yer ile bizim aramızda.
Biz dediklerimizin, bizim bildiklerimizin birbirlerinin altına mayın döşemekle, üstüne bomba atmakla meşgul olmaları öyle hazin ki... Bırakın söylemeyi, haykırmayı, insan düşünürken bile kendini yerin yedi kat dibine batmış hissediyor.
– Gün ağarıyor mu nihayet, diye derin bir nefes almaya daha biraz vakit var mı, diyorsunuz?

Benden, dinozorlara çağrı!
Bakın ne diyordu dün, Sabah’taki yazısında Atilla Dorsay: «Refik Erduran’ın 80 yaşında gazeteye gelmesini Çetin Altan, Hasan Pulur veya Hakkı Devrim kontenjanının doldurulması olarak görenler çıkmıştır. Ama ilk yazıları öyle olmadığını (Bakındı hele!) gösterdi. Bu saygın yazarlarımız kızmasınlar, ama Erduran daha iyi, daha ilginç, daha genç!»
Doğrusu ben de Atilla gibi düşünmüş, «Maşallah Refik eskisi gibi gene dipdiri duruyor» demiştim.
Hoş geldi! Basın dünyamıza, hiç şüphem yok zekâ ve renk takviyesi yapacak, dinozorlar diye küçümsenen mütevazı kadromuza güç katacaktır.
*
Benim ona ve basın-yayın dünyasında yola devam eden diğer yaşıtlarıma bir demek istediğim var. Bir zamandır kendi kendime düşünüyordum. Refik’e seslenme biçiminde açıklamış olayım.
Ben yaştaki köşekadılarına «gelip de gitmezler takımı» diyen ve  dinozorlar sıfatını layık görenler oldu. Söylemekle kalmayıp yazdılar hatta. Ben Amipler diye karşılık verdim onlara. Basın özgürlüğüne toz kondurmaz «yönetmenler»imiz benim sesimi kıstılar.
Neyse!.. Bir teklifim var, yaşıtlarıma. Refik, tiyatro bilgisi ve yazar ustalığıyla televizyon formatı tasarlamakta behre sahibidir. Ona, Çetin’e, Hasan’a, Altan’a, Orhan’a ve diğerlerine diyorum ki:
– Gelin, buluşup teklifimi konuşalım! Değiştirebiliriz, ama benim «Dino-medya» adıyla bir tv programı fikrim var. Şöyle: yaşıtlarımızdan bir takım kuralım. Zaman zaman hepsi katılsın bu kadroya, ama ikisi, üçü devamlı görevliler olsun. Haftada bir gün kanallardan birinin akşam saatlerinde bir araya gelip, aramızda sohbet edelim. Mangalda haftanın olaylarını kızartırken, mezenin tadı tuzu olarak basın, kültür, siyaset, sanat dünyamızın ünlülerini de serpiştirelim sohbetimize. Başka düşüncelerim de var.
Paralar cepten, yemek davetini Altan Öymen yapsın. Usul erkân bilenlerimizdendir. İnanın televizyonlar daha yürekli. İşi mizaha vurarak, gençlerin ti’ye almak istedikleri yaşlılık haklarını da bir güzel savunuruz.
Şu balotaj şartlarımızı da peşinen söyleyeyim arkadaşlarıma:
– Programda yer almak için:  1. Halen yazar, çizer, yönetir takımından gazeteci olmak lazım. 2. Yaş sınırı 1930 civarı doğmuşlardan olmak lazım şarttır. 80’den yukarısı başüstüne, ama 75’ten küçüklere, hayır! 3. Bize çok seyredilen saatleri vermezler. Uykusuzluğa dayanamayanlar projeden uzak durmalıdır!
Hadindi, bekliyorum!

KOMEDYA
* Haber başlığı: «Yumurtalı, şemsiyeli saldırıya uğrayan Hüseyin Üzmez, Adliye’ye korumalarıyla geldi. BEŞ KİŞİ ÜZMEZ’İ KADINLARDAN KORUDU» (Milliyet, 27 mayıs).
Onlar iyi etmiş de, bunu okuyanların aklına şu sual gelmez mi şimdi:
– Hüseyin Üzmez’den kadınları kim koruyacak?