Bayramda evdeydim. Akşam Ortaköy'e indik, köprüdeki şehrâyini seyretmeye

Bir deyiştir, Bayramdan sonra bayramın mübarek olsun, derler; beklenen bir davranışta fazla geciktiyseniz...

Bir deyiştir, Bayramdan sonra bayramın mübarek olsun, derler; beklenen bir davranışta fazla geciktiyseniz... ayıplama veya azarlama yerine geçer.
Bayram günleri tatildir aynı zamanda. Günün bir yarısında törenlere katılsanız da, kalanını sevdiklerinizle birlikte geçirirsiniz. Canınız çektiyse yalnızlığın tadını çıkarırsınız. Yalnızlığınız, tadı kaçacak kadar uzamadıysa şayet...
Perşembe günü (29 Ekim) sabahtan-akşama evdeydim. Masamın olduğu odada, gazetelerle başbaşa. Bütün gün mü? Elbette! Ya okudum, ya yazdım. Zaman dediğiniz, cins yarış atları gibidir. Ona hükmedemiyorsanız, başını alır sizi de olmadık bir yerlere götürebilir.
Hava karardıktan sonra ekranda bir şenlik gördüm. Havaî fişeklerin kararmış gökyüzünü aydınlattığı bir şehrâyin. Türkçe Sözlük’te, imla kılavuzlarında artık yeri olmayan bir kelime şehrâyin. Bir hikâyesinde kullanır Sait Faik, kendi de ışıl ışıl renkli bu kelimeyi, ama durup, şehrâyin’in ne anlama geldiğini anlatma ihtiyacı da duyar. Hikâye hangisiydi hatırlayabilsem, burada onun anlattığını değiştirmeden aktarmak isterdim size.
Meydan Larousse, eskimişliğini de kaydettikten sonra kısaca «Şehri donatma, şenlik» diye veriyor kelimenin anlamını. Yahya Kemal’in şehrâyin tarifi verdiğini de hatırlıyorum, Eğil Dağlar’da: «Bir zümreye göre ramazan bir şehrâyin’dir. Çörekli börekli, davullu dümbelekli, meddahlı karagözlü, kahveli nargileli, şuruplu şerbetli, amberli hacıyağlı, kandilli kağıt fenerli bir şehrâyin.»
Keşke Sait’in tarifini de bulabilseydim. Hepsinden güzeldi.
Konuyu değiştirmeden size Ayverdi Sözlüğü’ndeki sakin tarifi de vereyim: «Bayramlarda ve diğer önemli günlerde bir şehrin bayraklar ve ışıklarla süslenmesi şeklindeki şenlik, gösterişli şenlik, donanma.»
Şehrâyin’in halk dilindeki karşılığı donanma, benim de çok sevdiğim bir kelimedir: Donanım, donanmak, donatım, donatmak... o aileden kelimeler.
*
Telefonda gelin-kızım Brigitte:
– Baba Boğaz’daki şenliği görmelisiniz. Köprü ışıklar içinde.
– Görüyorum, havai fişekler... Köprü mü orası? Ben de neresi bu diyordum.
– Baba nasıl görüyorsunuz?
– Televizyonda seyrediyorum.
– Öyle mi? Ben terastayım. Demek televizyon da veriyor.
Öyle ya! Ulus semtinin yüksekteki katlarından Boğaz da, Köprü de pek güzel görünür.
Evet, ben de Cumhuriyet’imizin 86’ncı yıldönümü kutlamalarına televizyon ekranında da olsa, köyüm-kentim bildiğim Boğaz’ı şenlendiren (İstanbul’da daha önce benzerini görmediğim) bu havai fişek şehrâyinine katılmış oldum.
Pek güzeldi, ama ben biraz da dertlendim. Köprünün, Rumeli yakasındaki ayağı olan Ortaköy, benim gençliğimin geçtiği Boğaz semtidir.
İki canım arkadaşım, Nurullah Gezgin ile Zihni Küçümen de Ortaköylüydü. Semtin eskilerinden, ben sonradan geldim. Okullarda sıra arkadaşlarıydık. Üniversite’de Hukuk Fakültesi’ndeki en yakınlarım Nurullah ile Lülüş, Edebiyat Fakültesi’nde Zihni’yle. (Üçü de yok şimdi.)
Tek başına oturup dertlenmek her yiğidin kârı değil. Bir yoldan oyalanma çaresi ararım.
Öyle yaptım gene.
Zihni, Nur ve Lülüş’le iskeleye yakın kahvelerden birinde oturduk. Bugünkü kahveler, lokantalar değil, eskilerden bir balıkçı kahvesi. Balık yapmayan geceler lüferden erken dönersek, o kahvelerde çay içerdik.
Böyle bir durumda her şeyden önce hasret giderilir değil mi? Biz öyle yapmadık, her zamanki gibi kaldığımız yerden devam ettik. Üçünü de çok özlediğimi hiç açığa vurmadım. Hatırlayınca uçup gidecek bir imkân, bir fırsattı bu. Ürkütmemeye bilhassa özendim.
Nurullah:
– Senin ekran hokkabazlıklarınla en çok Zihni ilgileniyor, dedi. Artık iyice meslektaş oldunuz. Çekinmeyin, konuşun. Biz Gülseren’le sizi dinler, eğleniriz. Birbirinize söyleyeceğiniz kimbilir ne çok şey birikmiştir.
Ayrı ayrı yüzlerine baktım. İkisi de gülüyor. Biliyorum, ne düşündüklerini. Grubun gevezeleri Zihni ile benim ya, önce konuşturup sonra bizi ti’ye alacaklar.
– Biz işin o yanını sonra konuşuruz kendi aramızda, dedim. Ben, İstanbul’da daha önce böylesine bir şenlik görmedim. Değil mi Lülüş cânım, en ışıklı âyinimiz Taksim’deki Sular İdaresi’nin ampul dizileriydi. Şu köprünün hali... Sen renkleri, ışıkları çok seversin. Sen yanımda değilken ben bir rengi öbüründen ayırmakta bile güçlük çekiyorum. Tembellikten biraz da... Alışmışım senin «Hakkı, bak şu ormandaki yeşil rengin çeşitliliğine» diye beni uyarmana. Şimdi... derken, yanlış zeminde olduğumu idrak edip sustum.
Sonra hep birlikte kutladığımız Cumhuriyet bayramlarını hatırlamaya çalıştık. Nurullah lisede, ders dışı faaliyetlere hiç katılmazdı. Lülüş’ün lise yıllarını biz bilmiyoruz. O Cağaloğlu’ndaki İstanbul Kız Lisesi’nin öğrencisi. Törene mörene katılanlardan değil. Ben Zihni’yi bir yaz Alemdağ’daki izci kampına gitmeye razı etmiştim. Ama Cumhuriyet Bayramı şenliklerine katılmak üzere çıktığımız hiçbir Ankara seferine o katılmadı.
Lülüş çayını içerken biz üç kafadar Ortaköy’de geçen yıllarımıza döndük. Etrafta tanıdık tek Allahın kulu yoktu, bunu fark ettim bir ara. Ama geçmiş zaman ile bugün arasında gidiş gelişten uzak durmaya da dikkat ediyorum bir taraftan.
Gene bir aradayız diye aslında çok mutluyum. Ama sanki dördümüz arasında, onların bilmemesi, hatırlamaması gereken bir şey varmış gibi ben tedirginim.
Kendimi azarladığımı hissettim bir ara. Keyifli anların tadını yaşarken çıkaramaz, sonradan üzülüp ararsın, diye...
Gene Köprü’nün ışıklarına döndük. Zaten, dördümüzden gayri ortak bir tanıdığımız yokmuş, dünya Ortaköy kahvesindeki bu dört kişiden ibaretmiş gibi yalnızız nedense.
Nedir bu hal diye içime çekilip dalmışım. Uyuyakalmışım daha doğrusu. Ertesi sabah uyandığımda, sesi kısık televizyon hâlâ açıktı.