Bayramın adını koyan da oymuş

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılıp çalışmaya başladığı gündür 23 Nisan 1920. Bu günün Ulusal Egemenlik (Millî Hakimiyet) Bayramı olarak da kutlanması kararı da...

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılıp çalışmaya başladığı gündür 23 Nisan 1920. Bu günün Ulusal Egemenlik (Millî Hakimiyet) Bayramı olarak da kutlanması kararı da Meclis’ce alındı. Aynı zamanda Çocuk Bayramı olarak da kutlanması kararının ne zaman ve nasıl alındığını biri sorsaydı bana, cevap veremezdim.
Cumhuriyet ve Zafer, bayram adı olarak daha «sek» kelimelerdir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nın ikinci bir adı daha var: Çocuk Bayramı. Millî Mücadele’nin simgesel başlangıcına, yani Bandırma Vapuru’nun Karadeniz yolculuğuna tarihlenen 19 Mayıs Bayramı’nın adındaki ek Gençlik ve Spor kelimeleridir; bununki Çocuk.
19 Mayıs Gençlik ve Spor gösterilerinin 1930’da başlatıldığını, bayrama dair kanunun 1938’de, Celal Bayar’ın başbakanlığı döneminde çıktığını bilirdim de, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nın adına Çocuk kelimesinin ne zaman eklendiğini sorsanız, kitap karıştırmadan cevap veremezdim. Bu ad bayrama 1935 tarihli Millî Bayramlara Dair Kanun ile eklenmiş. Güneri Cıvaoğlu’nun «23 Nisan nasıl bayram oldu?» başlıklı dünkü yazısından öğrendim.
Gösterdiği kaynağı da tekrarlamalıyım burada. («Hakikat teferruattadır» sözü eski meseldir; günümüzde «Gerçek ayrıntılardadır» deniyor olmalı. Yanlışsa vebali söyleyenlerin boynuna, doğruysa en geçerli olduğu yer herhalde tarihtir. Ben tarihi bilcümle teferruatıyla birlikte öğrenmeyi severim.)
Güneri’nin yazısında 23 Nisan’a dair bilmediğim, ama bence anlamlı bir ayrıntı vardı.
Bayram kararı alındıktan bir yıl sonra, 1921’de 23 Nisan yaklaşırken, Ankara’da bir koşuşturmadır başlamış. Öğretmen Okulu Mezunları Derneği, bayramın, kız-erkek bütün öğrencilerin buluşacağı bir tören alanında kutlanmasını teklif etmiş. Teklif yazıyla bütün okullara bildirilmiş.
Ne var ki günün Ankara Valisi ve Maarif Müdürü bu çağrıdan hoşlanmamışlar. Okullara bizzat giderek, kızlı erkekli bir kutlamanın yapılamayacağını, tören davetine katılmamalarını, giden olursa cezalandırılacağını ilgililere bildirmişler.
Bunun üzerine öğretmenler gazeteci Yunus Nadi Bey’den (Cumhuriyet gazetesinin kurucusu) durumu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e duyurmasını rica etmişler. Çankaya’nın kararını Atatürk şöyle açıklamış:
– Söyleyin, kutlamalara ben de katılacağım!
Valilik ve Maarif Müdürlüğü’nce okullara bayramın kızlı-erkekli kutlanacağı haberi alelacele ulaştırılmış.
Atatürk o gün orada, kürsüden çocuklara seslenirken koymuş bayramın adını:
– Bu bayramın adı Millî Hakimiyet ve Çocuk Bayramı olsun, diye.
*
Bilginin kaynaklarını ben de tekrarlayayım. 

  • Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler. Süleyman Bulut (Can Yayınevi, mart 2009) Anlatan: Hıfzı V. Velidedeoğlu.
  • Atatürk ve Çocuklar (UNICEF Türkiye Temsilciliği Yayınları, Ankara-1992).


Peki siz neyi kutluyorsunuz?
Gazetelerimizde eskiden, hiç değilse millî bayramlarımızı bir başyazıda (vazgeçilmiş adıyla başmakale) anma ve kutlama geleneği vardı. Başyazarı (ki çoğu gazetelerin sahipleriydi) belli olanlarda mesele yok. Diğerlerinde «bayramlık başyazar» aranırdı.
Ben de teklifler alırdım bazen. Yazının kime sipariş edileceğini yazı işleri müdürü bilir.
– Hakkı, şu bayram yazısını sen şavullar mısın!
– Telif parası ödeyeceksen yazarım abi.
– Ayıp ettin şimdi.
– Niye abi? Adımı koysan bir anlamı olur, o zaman bedava yazarım. Ama sen markasız mal istiyorsun, hem de beleş tarafından. Bu haksızlık.
«Tamam» derse müdür yazardım. 1950’lerde «hediyesi» 25 liraydı bu yazıların. (Siz şimdi «Vay be! 25 milyon, az para değil» diye düşünürsünüz. Ama Sirkeci-Taksim dolmuş bedeli de 50 kuruştu.)
Ötegeçedeki, eski usul (yani «ekstra iş» tertibinden yazılmış) başyazılara benzedi. Sözü Atatürk’le bağlamak hâlâ en geçerli -hiç değilse «mesele çıkarmayacak»- yoldur, köşekadılığı mesaisinde. Günümüzde «muteber» sayılacak tarzda yazsaydın ötegeçedeki yazıyı, o nasıl bir şey olurdu, diyecek olsanız... Bakın ne cevap verirdim size.
*
Bu son 23 Nisan «cuk oturmuş» bir bayram oldu, diye başlardım yazıya. Atatürk bu bayramın ikinci kutlanışına 1921 yılında, törene kız-erkek öğrencilerin bir arada katılmasını sağlama bağlamak için gitmiş. Evet, iyi de etmiş o zaman.
Siz şimdi gelin bugüne de, neyle meşgul olduğumuza, birlikte bir de bu açıdan bakalım.
Bırakın çocuk bayramına katılanları da, biz hâlâ (yani 1921’ den 2009’a, bu demektir ki 88 yıl sonra) kız çocuklarımızı okula gönderip göndermemekle meşgulüz. Ana-babaları, kız çocuklarını okutmaya razı etmek için kurulmuş derneklerde misyonerler gibi çalışanların, Anayasa’yı ihlal sayılacak suç işleyip işlemediklerini araştırma utancıyla malûlüz. Ana-babaları, aile ve mahalle büyükleri, erkeklere başı açık görünmeyi günah biliyor diye üniversite öğrenimi göremeyen genç kızlarımızın derdiyle dertleniyoruz.
Allah aşkına, siz ne diyorsunuz? Ne diyebilirsiniz ki!
Seksen sekizinci Çocuk Bayramı’nı kutlarken, kız çocuklarının okula gitmesi, gönderilmesi meselesini bile hâlâ çözememiş bir toplumda, siz ne yüzle Çocuk Bayramı diye şenlik yapmaya kalkıyorsunuz.
Sorarım size: utanmayı da hepten unuttunuz mu yoksa?

Dil Yâresi

  • Gün olur aynı suali üç dört biçimde sormuş olan okur mektupları alırım. Ben artık bu suali kalıplaştırdım:
    – Eminönü’ye mi, Eminönü’ne mi?
    Tamlayana bakın. Tamlayan burada «...önü»dür. Önüye demiyoruz, doğrusu önüne’dir. O halde cevap belli:
    – Eminönü’ne!