Beklediğim haberlerden biri bana erişti: Lerna Kızım çocuğunu bekliyor

Hafta sonu bir mutluluk duydum ki, kelimelerle anlatılması güç olur. Nedir, sualine iki kelimelik cevap: ? Bir haber!

Hafta sonu bir mutluluk duydum ki, kelimelerle anlatılması güç olur. Nedir, sualine iki kelimelik cevap:
– Bir haber!
– Pekiyi de ne haberi?
– Yola çıkmış bir torun haberi.
Bu türden duyguları Hıncal pek güzel anlatır. Ballandıra ballandıra, okurunu da onun duygularını, düşüncelerini bire bir paylaşacak kıvama getirecek bir üslup sıcaklığıyla anlatır. Ben de keyfini çıkararak okurum o yazdıklarını.
Bu bakımdan Hıncal’ın baba ve dede olmayışına ben hayıflanırım. Olsa, ne güzel anlatırdı kim bilir, diye... Her köşekadısı gibi herhalde o da, yazılarında ağır basan özelliğin doğru ve haklı düşünceleri olduğu inancındadır. Orası gerçekten öyle de olsa, ifadenin, üslubun etkisi ve ağırlığı da bir başkadır.
Çok okunan gazete yazarlarının başlıca farkı ve ağırlığı bence buradan gelir: evet doğru ve haklı olanı yazmak, ama yazarken okurunun yazdıklarıyla ilgilenmesini, duygulanmasını, gerekiyorsa sinirlenip öfkelenmesini de sağlayabilmek.
Yetenek işidir bu, her önüne gelenin üstesinden gelebileceği bir şey değil. Buna rağmen bence onlar da bu yönde çaba göstermekten geri durmazlarsa iyi ederler. Ben öyle yapıyorum.
*
Bir daha hatırlatayım. Kızım (Zeynep) ve oğlum (Serdar) var benim. Üç de torunum: Selim Can (bin Serdar), Eren Çağlıyor (bin Zeynep) ve Elif (bint-i Serdar).
Selim’in eşi Eda kızımla birlikte dört torunum var.
Yaşıtım ve onların çocukları olan ailemiz mensuplarının da (halazadelerim ve amcazadelerim) çocukları ve torunları var.
Onlar da benim.
Bitmedi.
Kardeşim mesabesinde («yerinde, değerinde» demektir) eski arkadaşlarım var benim ve onların çocukları, torunları. (Anladınız mı büyük aile nedir? Ve bizde büyük olmayan aile hemen de yoktur!) Zihni Küçümen’giller, Nurullah Gezgin’giller, Aydın Kazancı’giller, Nezihe-Celal-Vecihe Araz’giller, Müeddep Erkmen’giller, Beslan Cankat’giller, Yalçın Kamacıoğlu’giller, İsmail Sivri’giller, Hasan Pınar’giller, Hayrettin-Müjgan Coşan’giller Tamamlanır bir liste değil bu, biliyorum.
Yakın arkadaş ve dostlardan hemen sonra, birlikte çalıştıklarınız geliyor. Yardımcınız, asistanınız, sekreteriniz... artık ne derseniz. Ve onlar arasından da, sahiden evladınız gibi hissettikleriniz.
Şimdi Melek Düzduran ile Fuat Çoğan var benimle. Ve ikisinin aileleri. Bu arada Fuat’ın iki oğlu.
Öncesi de var elbette.
Gülsen Yargıç mesela, Meydan Larousse ve Kaynak Kitaplar yıllarında elim-ayağım olan. Yardımcım olduğunda 16 yaşındaydı. Oğlu Kemal.
Ve Lerna (Adsız) Çalgan. O da henüz 16 yaşındaydı Doğan Grubu’nda benimle çalışmaya başladığında.
Ailemden, en yakın akrabalarımdan sonra kardeş mesabesinde arkadaşlarımdan söz ettim size; sonra sıra torunum yaşındaki arkadaşlarıma geldi: Gülsen, Lerna, Melek ve Fuat’e.
Hafta sonu beni mutlu eden haber Lerna kızımdan geldi.
*
Bizim aşiretten gençler evlenince, isterseniz ayıplayın beni, o kızıma sormaya başlarım.
Açık söylüyorum, evlenen gençler konusunda beni en çok «çocuk bekleyip beklemedikleri» ilgilendirir. Yüzümü kızdırıp (Doğrusunu isterseniz pek de kızdırmadan) her görüşte sorarım:
– Güzel kızım, yavrum! Bana verecek iyi bir haberin var mı, diye?
Lerna ile Erdal evleneli bir yılı geçti. Göremiyorum, daha çok telefonda konuşuyoruz. Her seferinde aynı şey, huzursuzlanmaya başlamıştım doğrusunu isterseniz.
– Hakkı Bey sözüm var, ilk haber vereceklerimden biri de mutlaka siz olacaksınız.
«...lerden biri» ifadesine bozulmuyordum desem yalan olacak. Ama önemli olan gene de gelecek haberdi.
Evveli gün geldi.
Güzel kızım hayırlı haberi bana dört kelimeyle verdi:
– Haber var Hakkı Bey! demez mi telefonu açınca!
Ona da söyledim. Bir günde iki günün yazısını çıkardığım cuma idi.
– Bre çocuk, dedim; bugün hiçbir haber beni, senin şu verdiğin kadar sevindirmezdi.
Ve hemen tamamlayıcı bilgiler faslına geçtim. Telefonu kapatınca da ilk işim güzel haberi ilgilenecek herkese duyurmak oldu.
Sormuştum Lerna’ya:
– Bu haberi okurlarıma da söyleyemezsem çatlarım, diye.
İznini istedim yani. Bulabilsem Erdal’a da sorardım. Lerna hemen cevap verdi:
– Bilmez miyim Hakkı Bey! Siz nasıl uygun görürseniz. (Demek daha önce aralarında konuşmuşlar.)
Arslan çocuklarım benim! Hep derim ya size, soyumda sopumda ve çevremdeki kadınlar açısından dünyanın çok talihli adamlarından biri de benim, diye... Buyrun size, iyi haber beklediğim sevgili kızlarımdan biri kırıtıp nazlanmadan, eşiyle konuştuktan sonra açıyor telefonu ve bu yaşlı adama:
– Hakkı Bey, haber var! diyor.
Çocuk beklediği haberi! Bir kadından alabileceğiniz bundan daha güzel, daha heyecan verici bir başka haber olabilir mi? Hem de torununuz yaşında, çok sevdiğiniz bir kızınızdan geliyorsa!
(Haber beklediğim tek kızımın Lerna olmadığını da söylemeliyim. Belki de söylemişimdir size, hatırlayamadım. Umarım onun da kocasından ve anasından sonra haber vereceği üçüncü kişi ben olurum! Olmazsam küsmem, ama oraya bir mim koymaktan da kendimi alamam. Hak talep ediyorum, evet hanımlar beyler! Ediyorum, çünkü bu haberi müstakbel ana-babadan hemen sonra en çok bekleyenlerden biri de benim.)
Acaba Lerna, bana verdiği haberin tam ne demek olduğunu bilmekte midir? Yanılmayı da göze alarak ben cevap vereceğim:
– Zannetmem!
Doğum ertesi mis gibi kokan o cânım yavruyu getirip kucağına verdikleri veya yanına yatırdıkları zaman, evet asıl o zaman anlayacakır bu gelenin kim olduğunu ve bu «ilahî» buluşmanın ne anlama geldiğini.
Güzel çocuklarım, ikinize de içten gelen bir merhaba!