Belki DTP?nin gücü yetmiyor

Ses olarak sevdiğim bir kelimedir zümre. Anlam olarak ırk, dil, din, milliyet, uyrukluk ,takım, grup, sınıf, tabaka, camia... diye anılanlardan daha tarafsız kitleleri, toplulukları akla getirir.

Ses olarak sevdiğim bir kelimedir zümre. Anlam olarak ırk, dil, din, milliyet, uyrukluk ,takım, grup, sınıf, tabaka, camia... diye anılanlardan daha tarafsız kitleleri, toplulukları akla getirir. Bu saydıklarımı «tenzih ederek*» söylemeye çalışıyorum ki, benzer anlamlar arasında zümre, daha saf, daha temiz bir kabı, daha tarafsız bir kılıfı çağrıştıran kelimedir.
«Her kelimeyi kullanmak için bu kadar düşünür, böyle ince eler sık dokursak, meselelerimizi nasıl konuşur da bir karara varabiliriz» itirazına katılırım. Ama sözünü edeceklerim bizim mühim ve müzmin meselelerimizdir. O ölçüde itina ve tedbir ile ele almayı gerektirir, diye düşünürüm.
Kürtler meselemiz, Alevîler (daha kapsamlı adıyla farklı dinler, mezhepler ve tarikatlar) meselemiz, bu arada ön plandan eksik olmayan Ermeniler meselemiz; aslında galiba Kürtler, Ale-vîler ve Ermeniler’le olan meselelerimiz demek, gerçeklerimizi daha iyi ifade edecektir.
Kürtler, Alevîler ve Ermeniler’le çözüme muhtaç meselelerimiz bulunduğunu kabul etmekte bile çok gecikmiş olan çoğunluğumuzdan beklentiler var. Ben de «Haydi artık!» diyenlerdenim. Çünkü kısır davalara zaman harcayamayacak kadar geç kalmış olduğumuzu düşünüyorum.
Ben parti olarak DTP’ye ve seçim kazanmış Kürt milletvekillerinden mesela Ahmet Türk’e, mesela Aysel Tuğluk’a ve aynı tavrı ve tutumu benimsemiş olanlarına ümit bağlamıştım.
22 temmuz 2007 seçimlerinden bu yana Meclis’teki Kürtlerimizi dikkatle takip ediyorum. Niyeti birlikten, aradaki sakıncaları bertaraf ederek -Bana göre, evet!- aklın gösterdiği yönde ilerlemekten yana olanlar var aralarında. Ama sayıları ve güçleri, bırakın bizim Kürtlerin çoğunluğunu, PKK’dan geriye kalanların baskısını gögüslemeye bile yetmiyor.
Bu meseleler, biliyorum bazı tehlikeleri göze almadan, hatta belli bir bedel ödemeden çözülümez. Yanlış tercihlerin, hatalı uygulamaların rölü ve etkileri de inkâr edilemez. Ama bir iktidar güçlü olduğu -veya kendini öyle sandığı- zaman, gördük ki cesaret isteyen adımları atabiliyor.
İyice yerleşmiş bir dil yasağı tabusuna karşı çıkarak iktidar, TRT’de 6’ncı kanalı pekâlâ gerçekleştirebilmiştir. Ve diğer partilerden de bu çok faydalı uygulamaya ciddî bir itiraz gelmemiştir.
DTP’nin buna verdiği cevap, Meclis gruplarında da Kürtçe konuşmaya kalkmak mı olmalıydı? Kürtçe eğitim, Kürtçe basın-yayın ve yayımcılık ihtiyaç ve meselelerinin lafını bile etmeden.
Siyasî gösterilerden sonuç alınamayacağını, Kürt siyasetçileri de öğrenip anlayacak. O vakte kadar, cesaretle başlatılan hamlenin ardını getirmek hâlâ büyük çoğunluğumuza düşüyor. Onun adını da koy derseniz, Türk ve (tarikat ağırlığı olmayan, benim dost meclislerinde tercih ettiğim deyişle «sıradan ve saf») Müslüman çoğunluğu, derim. Çünkü bu meselelerde anlaşmaya gerçekci zemin hazırlaması beklenen daima büyük tarafdır.

Gecenin yıldızı Güler Sabancı’ydı
Alfabe sırasıyla: Fahir Atakoğlu, Okan Bayülgen, Yavuz Bingöl, Nazlı Deniz Boran, Cem Davran, İsmail Hakkı Demircioğlu, Kenan-Ozan Doğulu, Sertab Erener, Fatih Erkoç, Carlos Garcia, Erkan Oğur, Tan Sağtürk, Tuluğ Tırpan ve Zara.
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın, çok sevdiğim «Bir çocuk değişir, Türkiye değişir» sloganıyla başlattığı kampanya için düzenlediği geceden söz ediyorum. Önce kampanyaya katılan profesyonel gönüllüleri söyledim. Okan, Mardin’li çocukların fotoğraflarıyla katılmıştı sergiye. Satılan her portre farklı, demek ki başka benzeri olmayan bir kopya halinde teslim ediliyor bağışçı alıcılara. Vakıf için gelir olarak.
İstanbul’un önemli, saygın ve güzel insanları vardı salonda.
Ben size gecenin asıl kahramanlarını söyleyeyim, ki sahne amatörleriydiler. Kürşat Başar’ın da adı vardı (sinemamızın büyük yıldızlarından Hülya Koçyiğit’in de) ama biz erken ayrıldık (dediğim de gece yarısıydı) onları göremedim, dinleyemedim.
Bu ünlü sanatçılara rağmen, gecenin çekici yanı sahne amatörlerinin gösterileriydi.
İki yeni şarkıcı (kim kime refakat etti demek lazım, kestiremedim amma hadise önemlidir, tarihî de diyebiliriz) Arzuhan Yalçındağ ile Güneri Cıvaoğlu, evet onlar, Sertab Erener ile birlikte birer şarkı söylediler. Güneri, ben buradayım dedi biraz, ama Arzuhan bütün zarafetiyle Sertab’ın refakatinde kaldı. İkisini de kutlar, ama Sertab’la olunca ben bile şakır şakır söylerdim demekten geri duramam.
Perküsyonda Rahmi Koç çok sevimliydi. Tan Sağtürk’le dans eden Güler Sabancı ise başlı başına bir hadise. Bir «sahnede varoluş, varolduğunu duyuruş» (Fransızca terimi biliyorum da tam karşılığını bulamıyorum: La présence sur scène) hadisesiydi. Lütfen bilsin ki, o ne zaman sahnedeyse, ben de mutlaka salonda olacağım. 

Dil Yâresi 
Türkçe dostlarından (Tuncer Kırhan)

* Medyada bazı terimlerin yanlış kullanımı ile baş edemiyoruz. Bir örnek olarak, Star TV haber bülteninde alt yazı aynen şöyle: «Cumhurbaşkanı Gül, Kenya’da çita sevdi, zebraların resmini çekti.» Herhalde fotoğraf demek istemişler, yoksa cumhurbaşkanı resim yapacak değil diye düşündük. Bilmem siz ne dersiniz?
– Fotoğraf anlamında resim kelimesi de kullanılır. Bu sebeple «resim çekmek» yanlış bir ifadedir diyemeyiz.
Türkçe Sözlük’te resim maddesine birlikte bakalım isterseniz. Tarifler: 1. Varlıkların doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kağıt, bez vb. üzerinde yapılan biçimleri. 2. Bunu yapmak için gerekli yöntemleri öğreten sanat. 3. Fotoğraf. Anlam tarifleri    4. Vergi veya harc. 5. Tören... diye devam ediyor. Bu demektir ki Türkçemizde resim çekmek deyişi hata değil.
Ve bir not: altyazı bitişik yazılır.
*
Tenzih* (Arapça «temiz ve güzel olma» anlamındaki nezâhat’ten),  Kusur ve günahlardan temizlenme, temiz olduğunu söyleme»