Belki inanmayacaksınız, ama benim yıldızım da bir reklam filmiyle parladı

Çene kavaflığım daha da arttıysa, Gülseren Hanım'ın yokluğundandır. Şimdi anlıyorum, söyleme ihtiyacı duyduklarımın meğer yarısından çoğunu Lülüş dinlemekteymiş.

Çene kavaflığım daha da arttıysa, Gülseren Hanım’ın yokluğundandır. Şimdi anlıyorum, söyleme ihtiyacı duyduklarımın meğer yarısından çoğunu Lülüş dinlemekteymiş. Zavallı sevgilim benim, tam altmış yıl boyunca katlandı bu çalçeneye. Ne bulunmaz bir muhatap idi, kelimelerle anlatması kolay değil. İşi gücü, kendinden gayrını mutlu etmek olan kadın. Karacaoğlan’ın dediği: Aladır gözü de karadır kaşı / Arasan bulunmaz menendi eşi.
Eşim dostum çok seyreldi. Çocukların, ne söyleyeceğini merak ettiği biri değilim. Varsa yoksa okurlarım! Hemen her gün, ama daha çok da pazarları yazmıyor, konuşuyorum. Sizlerle. Zaten niye saklamalı, ben yazmaktan çok konuşmayı seviyorum.
Daha çok e-postalarınız sayesinde, sizin beni nasıl algıladığınıza dair bir fikrim var. Rahmetli Kadriye teyzemin deyişiyle «sevgüsüz» mektuplar, yok denecek kadar azaldı. Onlar da makbulüm, onların da uyarıcı, faydalı bir yanı var. Ama benim sevgili okurum, sorarım sana: sevginin yerini başka ne tutar?
*
– Senin, kimselere söyleyemediğin bir derdin var anlaşılan, nedir? mi dediniz...
Çok önemli bir şey değil. Sevinmek mi lazım, yerinmek mi? Bilmiyorum, ama sizlerle halleşip, dertleşelim isterim.
*
Yahu, güzel insanlarım! Önemli bir şey var da zannetmeyin... Anlatınca güleceksiniz.
Ben 22, 23 yaşlarımdan beri, iyi kötü tanınmış biriyim. İlk ve orta okulları, ki tamamı 8 yıllık bir öğretim sürecidir, 9 ayrı il veya semtte okudum. Lisede, Ortaköy’deki Kabataş Erkek Lisesi’nde yerleşik medeniyet düzenine geçtiğim, düşünülebilir.
Yaz tatili ertesi, hep arkadaşlarınızın bulunduğu bir sınıfa girmek nasıl bir mutluluktur, bunu 14 yaşından sonra öğrendim. Şehir olarak İstanbul’u, vatan olarak Türkiye’yi, galiba biraz da bu sayede ben, bir başka türlü benimsedim. Hâlâ Yeşilköy’de uçaktan inip de bir taksiye binince, benim dilimi konuşan şoförü iki yanağından öpmemek için kendimi tutmam gerekir.
22, 23 yaşımda, dedim ya! İlk işim İstanbul Radyosu’ndaydı. Söz ve temsil yayınları servisinde.
– Mikrofona koyan Ekrem Reşit Rey. Asistan Hakkı Devrim. (Unvan bana Orhan Boran’dan kalmıştı.)
Radyo Tiyatrosu dinleyicileri için tanıdık bir isimdi benimki de. Radyoda sesimi işitenler, yüz yüze gelince çoğu zaman bana:
– Aaa! Sesinizi dinlerken biz sizi yaşlı başlı bir adam zannederdik, ne kadar gençmişsiniz, derler ve beni mutlu ettiklerini sanırlardı. Oysa o yıllarda ben, olduğumdan daha yaşlı bilinmekten hazzederdim. Adımı öğrenince tezgâhtar kızların benimle biraz farklı ilgilenmelerinden, itiraf ederim ki pek de hoşlanmazdım. Fakülte arkadaşlarım arasındaki itibarımın, «Asistan Hakkı Devrim’le pek bir ilgisi yoktu. İstihza konusu da olurdu.
*
Gazete çok farklı bir dünya idi. Bir yabancılık duymadım, diyebilirim. Yıllar yılı, gazetelerin mutfağında çalıştım.  Muhabirlik, gece sekreterliği, istihbarat şefliği, magazin, spor, röportajlar, yazı işleri müdürlüğü (O tarihlerde «Genel Yayın Yönetmenliği» diye bir unvan ve makam yoktu henüz) ve efendim köşekadılığı.
Yeni Sabah’ta (1957 ertesi), Fısıltı Gazetesi adı altında her gün yazıyordum. Ama herhangi bir yerde, mesela bir kokteylde, tiyatro veya konserde, sergilerde, sokakta... Başını çevirip de «Aaa! Bakın o!» diye bana bakan olmazdı. Ben de bunu beklemezdim, olsa hayret ederdim.
1990 ertesi gazeteciliğinde, köşekadıları, randevu evi katologlarındaki gibi fotoğraflarıyla da teşhir edilir (sergilenir) olmuştu. Karpuz sergilerindeki gibi, kesmece.
Radyonun yerini çoktan tele-vizyon almıştı zaten. Eski radyocuya gel, sen de televizyonda boy göster, dediler.
Televizyonun, neleri nasıl değiştireceğini fark etmiştim. (Bakın, internetin ne anlama geldiğini anlamakta geciktim.) Tele-vizyonun, Gutenberg’in baskı makinesinden çok daha etkili ve önemli bir icat olduğunu, 1954’te Amerika’da onu ilk görüşümden beri, yani yarım asır var ki, biliyordum.
– Sen de gel bize katıl, dediklerinde hiç tereddüt etmedim.
CNN Türk’te beş altı yıl sohbet programları yaptım (Hakkıyla Sohbet). Seyredip dinleyenler oldu sanırım. Kanal D’de Çocukların Hakkı diye bir programın sunucusu oldum. Bu programın Amerika’daki orjinalinin sunucusu Bill Cosby’ydi. Müsaadenizle söyleyeyim, ben beceremedim. Bir başarısızlıktır.
Televizyonda da bir işe yarayabileceğimi bana, ilk günden beri televizyoncu kişiliğiyle dikkatimi çeken Okan Bayülgen gösterdi. Basın-yayın dünyamızda değer verdiğim birinin, beni işe yarar bulması da iyi geldi bana. Gazeteler, meslekten bir adamın kendini yuvasında hissedeceği işyerleri olmaktan almış başını gitmiş.
Hasreti duyulacak bir ortam mıydı eski gazeteler, bilemesem de özlüyorum. Meyve ağaçlı bahçelerdeki evleri özlediğim gibi.
*
Son marifetim reklam oyunculuğu oldu. Bakın bunun ne mene bir iş olduğunu, sahiden bilmiyordum. Bu yüzden teklifler olmuş, «Yok efendim!» diye reddetmiştim.
Okan’ın programlarında boy göstereli beri, ben, taksilere binince «Hoş geldin Hakkı Baba!» diye karşılanır oldum. Buna, giderek alıştım. Elbette şikâyetçi değilim. Gençlerle her hafta birkaç saati birlikte geçirmekten, inanın bir kaplıca kürü kadar faydalanıyorum.
Beterin beteri var, derler ya! Doğruymuş. Bunu da Vodafone reklamlarında boy gösterince anladım. Bir serginin açılış kokteyline katıldım geçen hafta.
– Vay efendim! Meğer ben neymişim de, kendi kıymetimi hiç bilmezmişim.
Bildik bilmedik, tanıdık tanımadık... Beni nasıl da özlemişler... Yadırgadım, rahatsız oldum demiyorum, demeyeceğim. Hâşâ! Ama derim ki, insan ilişkelerinde bilmediğim bir şeyi yeni öğrendim.
Anam babam! Bu «yeni bir şey öğrenme» denen marifetin sonu gelmeyecek galiba!