«Ben de buyum!» demek istedim

Üsküdar Nüfus İdaresi yanmış, eskiden... Ve babam, bu yüzden aslımızı, kökümüzü, kimlerden olduğumuzu ayrıntılarıyla öğrenememiş.

Üsküdar Nüfus İdaresi yanmış, eskiden... Ve babam, bu yüzden aslımızı, kökümüzü, kimlerden olduğumuzu ayrıntılarıyla öğrenememiş. Onun dedesinden öncesini bilmeyiz. Soyumuz sopumuz hakkındaki bilgimizin kaynağı Yirminci Yüzyıl’la sınırlıdır.
Buna, yani derinlemesine usûl ve fürû bilgisinden mahrum olmamıza rağmen (Usûl ve fürû bir hukuk terimidir; anlamını da söyleyeyim: «Atalar, cetler ve çocuklar; bir kimsenin soyundan olan, kendisinden önce ve sonra, gelmiş ve gelecek olanlar». Bu uzun uzun tarifi 10 harfle ifade ettiği için vazgeçemediğim bir eski deyiştir.) Ben soyumuzu sopumuzu derinlemesine bilemediğim halde size şunu söyleyebilirim:
– Bizim bilebildiğimize göre ailemizde Türk, Çerkez, Fransız, Kürt, Ermeni, Arap, Laz (ve işyeri, yuvası bizim evlerimiz olan) Rum (Androniki Dadı), Tatar (Ayşe Kadın) ve Arnavut (Hüseyin Ağa) soyundan insanlar var. Son sırada saydıklarım kan hısımları olmasa da, çocuklar üzerinde akrabalarımız kadar etkili olmuş yakınlarımızdır. Adları aramızda hâlâ anılır olması açısından onlar, evet aynı kanı taşıyan akrabalar kadar hâlâ yakındır bize.
Rahmetli Gülseren Hanım Rumcayı çok rahat konuşurdu, bu sayededir. Kayın babam son günlerinde Türkçe’yi unuttu, ne dediğini anlamak için yakın akrabamızdan Çerkez Hayri Cankat Ağabey (rahmetli) günlerce bizde kalmıştı.
Arapların bildiğimiz yayığı, Ayn’ı müdevver batnı kezâlik (Ağzı yuvarlak, karnı da aynen öyle), şaklâk lahâ şaklâk lahâ! diye tarif ettiğini, sevimli anneanne Afife Hanım’dan öğrendik.
Doğru yazabileceğimden emin olsam size Kürtçe, Arnavutça, Ermenice, Rumca tekerlemeler de söyleyebilirim. Ben aile mirası güzel Türkçe’miz kadar, kulağı bu toprağın dillerini işitmeye de alışık bir Anadolu çocuğuyum.
Serdar Fransa’da üniversite öğrencisiyken tanıdığı Brigitte’le evlenmeye davrandığında, bizim evde konuşulan yabancı dil de Fransızca diye bayram etmiştik. Yvonne ve Maurice’le ve bütün Verdier ailesiyle çok çabuk kaynaşmamızın bir sebebi de budur.
*
Otuz dört TC vatandaşı, tartışılmaz bir yanlıştan, gecikerek de olsa geri döndüler. Gene bir tatsızlık olur mu endişesini paylaşanlardanım. Eski dost bir köşekadısı, dün içinden gelenleri «Yollarına kırmızı halılar serseydik bari...» diye ifade etmişti. Benim okurlarım arasında da böyle duyup düşünenler olabilir mi, diye düşünmedim diyemem.
Varsa şayet, bugün ne idüğümü onlar için yazdım. Ben de buyum deme ihtiyacımın ifadesidir.

Ben hiç kadın-kaptan görmedim
Aden Körfezi’nde üç ay boyunca (tam 89 gün) esir kalan Türk gemisi Horizon 1’in mürettebatı üç ay sonra çarşamba günü nihayet vatanlarına dönebildiler.
Dün Radikal’de ilk okuduğum bu haber oldu. Yönetimde olsam, haberin birinci sayfada da gösterilmesinde ısrar ederdim.
Bırakın, esirlerin bizim insanlarımız olmasını; Yirmi Birinci Yüzyıl’da eski usul korsanlığın hâlâ devam etmesini, elbette olağanüstü bir habercilik hadisesiydi.
Gazeteler ve gazeteciler bence hadiseyi gereğince takip de edemediler.
– Nihayet çok bildik bir suçtur korsanlık, diye de düşünmüş olabilirler.
Hep bildiğimiz gibi modası geçmiş bir suçtur korsanlık. Evet, böyle düşünenlere hak vermek gereke-de-bilir.
Vakıa korsanlık kelimesi gündemden büsbütün çkmıştır da denemez. Benim çocukluğumda, bugün nasıldır bilmiyorum Boğaziçi semtlerinde korsanlık süregelen bir faaliyetti. Gece sandallar, yük ağırsa takalarla yalı rıhtımlarına yanaşıp, dışarıda bırakılmış ne varsa alıp götürenlere de resmen korsan denirdi. Bu suçun polis kayıtlarındaki adı da korsanlıktı.
İşbu tarihî meslek son yıllarda daha farklı bir alanda icra ediliyor. İyi bildiğiniz -niteliği açısından ayrıca «mekruh»- bir iş (!) alanıdır: Kitap korsanlığı. Hırsızlığın mazur görülür yanı yoktur elbette. Ama fakirin malını çalmak, insana alçaklığın akıl almaz bir çeşidi olarak, daha bir nefret edilesi gelir.
Kitabı yazan da, basıp ciltleyen de, bu mala talebin imkânsız denecek seviyede düşük olmasına rağmen satmaya çalışan da, öncelikle fedakâr ve hayırlı insanlardır. Kitabın, bence dinler dışında da kutsal bir yanı var. İnsanı insan yapan icatlardan biri desek, abartmış mı oluruz?
*
Bu güncel konuya eğilişimin bir sebebi daha var. Benim tele-vizyon yanım, yani ekran gazeteciliğimin «sebeb-i vücudu» olan Okan Bayülgen dostum ile, son haftalarda beni «yanına alarak» NTV’deki Günlerin Getirdiği programında kendisiyle ortaklık etmemi sağlayan Mirgün Cabas’a, evet ikisine birden demek istediğim bir şey.
Bir hatırlatma daha doğrusu.
– Horizon 1 mürettebatından demeye gönlüm razı değil, kaptanlarından biri de Aysun Akbay. Dördüncü kaptanmış. Orada esirdi, şimdi sağ salim burada. Denizcilerin teknede kadın istemediğini bilirsiniz herhalde, tarihî bir gerçektir. Şimdi kaptanlardan biri güzel bir hanım.
Merak edilmez mi, dersiniz?

Dil Yâresi
* Biriniz yazmadan ben söyleyeyim istedim.  Bir yazımın sonunda, «...en azından akıl fıkarası olmak lazım.» diye biten bir cümle vardı. Fıkara kelimesi fukara diye yazılmış. Kaldı ki fıkara’yı fukara diye yazmak kesinkes hata da değildir.
Fakir’in çoğulu olan fukara, halk dilinde bazen fıkara şeklini alır. Ve deyimler hemen daima halk dilini tercih eder. Fakir fıkara, fıkara babası, keşkül-i fıkara dediğimiz gibi akıl fıkarası da «u» ile değil «ı» ile yazılır ve bence mutlaka böyle söylenmelidir. Kaldı ki, Burhan Felek usta mesela «Adam ya hasis ya fıkarâ, diyor; ikisi de bir kapıya çıkar.» Yahya Kemal Beyatlı’nın şu iki dizesinde «Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları / Az çok yakında sezdiriyor top ve iftarı» derken; Sabahattin Ali «Ya Allah, bu ağaları ve ağazedeleri de fıkara yaratsaydı?» diye sorarken, deyim olmadığı yerde de kelimeyi fıkara şekliyle kullanıyorlar.
Bir mesele değil, titizlik sadece.