Bence, Kemal Derviş vesselam!

Hayat memat meselesi hadiseler yaşıyoruz. Çok merak ettiğimiz konularda toplantılar yapılıyor. Geçiştiregeldiğimiz, bu yüzden pekişmiş dertlerimiz konuşuluyor. Meydanlarda, ana caddelerde polis tahripkâr göstericilerle kapışıyor.

Hayat memat meselesi hadiseler yaşıyoruz. Çok merak ettiğimiz konularda toplantılar yapılıyor. Geçiştiregeldiğimiz, bu yüzden pekişmiş dertlerimiz konuşuluyor. Meydanlarda, ana caddelerde polis tahripkâr göstericilerle kapışıyor.
Yapılanları, yazılanları, tartışılanları anlamaya çalışıyoruz. Ben bu gelişmeleri kovalamakta yaya kalanlar arasındayım. Sayımız da çoktur gibi geliyor bana.
AKP ve DTP kongreleri vardı. Aklımızın yattığı konuşmalar da yapıldı bu toplantılarda. Nedir ki biri iktidarda olan, diğeri siyaset tarihimizde özlenen bir aşamayı temsil eden bu ikili, gerçekten demokratik kuruluşlar değildi.
İMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları İstanbul’da yapıldı. Dünkü Radikal’de Ali Babacan’ın bütün bir sayfayı kaplamış açıklamalarını okudum. «Ben 75 mülakatta bulundum. Küresel ekonomiye yön verenlerin hepsi İstanbul’daydı. 1 662’si gazeteci olan 13 713 kişi geldi Kongre Vadisi’ne...» kabilinden bilgiler vermiş. Metin Akpınar’ın bir reklamda dediği gibi «Sevinmişti yavrucak!», ellerini çırparak «Kaptan köşküne oturduk» diyordu. Tadına varamadım.
Nuh der peygamber demez takımından olduğum için zahir, Radikal’in Kemal Derviş’in açıklamalarına da bütün bir sayfa ayırdıgını görünce hemen üstüne atladım.
Gösterişe kaçmadan, 2002 krizini sayesinde atlattığımızı hatırlatmadan, bakın ne diyordu:
«Türkiye uluslararası platformda yerini aldı. Mesela BM Güvenlik Konseyi’ndeki yerini. G20 üyesi oldu. Şu son toplantılar İstanbul’da yapıldı. Başkan Obama ilk ziyareti için Türkiye’yi seçti.»
«2002 ertesi Türkiye 5/6 yıl yüzde 7 büyümeyi de tutturmuştu. Bütün dünya yüzde 7 büyüyen bir ülkeye saygı duyuyor. Bir yıllık küçülme saygınlığımıza zarar vermez. Geçmişteki büyüme hızına dönmemiz lazım. Bence Türkiye’de ciddî oyuncu olma potansiyeli var.»
– Haydi gel! Tam yetkiyle bu görev gene senin, dememek için... Ne olmak lazım, dersiniz?

Bir kere daha mı yaşayalım?
Önce homoseksüel’i öğrendik. Fazla argo olmasın diye, ayrıntılara da indik: aktif homoseksüel, pasif homoseksüel diye... «Gey» kelimesini Zeki Müren öğretti bu millete. Tribün argosundaki kelimeden (Oğuz Aral’ın inbe dediği) uzak durmak için ithal etmiş olmalı...
Haberin başlığı, «Filme çekilen romana pedofili tepkisi geldi» idi. Roman da Marquez’in, «Benim Hüzünlü Orospularım». Meksika’da filmi yapılıyormuş. «Küçük çocuklara cinsel ilgi duyma» illetinin (yani pedofili’nin) Türkçe’de karşılıklarını argo sözlüklerinde bulabilirdiniz: oğlancılık, sübyancılık, tıfılcılık diye.
Meksika’da filme, çocuk istismarını artırır endişesiyle karşı çıkmışlar. Benzer endişeler daha önce normal kadın-erkek ilişkileri romanda veya filmlerde fazla kurcalandığı zaman söz konusu olurdu. Bu haber, yayılmasından endişelenme sırasının sübyancılığa da geldiğini gösteriyor. Uzakdoğu ülkelerinde çocuk fuhuşunun yaygınlığına dair yayınlar ve şikâyetler olurdu yazılı basında da... Sıra sinemaya da gelmiş demektir. Önce filmi yapılır, yapılanın yanlışlığından söz etmek daha sonra akla gelir ya hep!
Gene evveli gün Milliyet’te bir haber vardı: «İngiltere’de internetin gözleri ile evden hafiyelik dönemi başlıyor» diye.
İnternet Gözüyle adlı bir programmış bu. Üye olanlar, kapalı devre video kayıtlarını internet sitelerinde, evlerindeki bilgisayarlarda seyredebileceklermiş.
Seyrettikleri arasında işlenmekte olan suçlar varsa, bir düğmeye basarak polisi de durumdan haberdar edebileceklermiş. Muhbirlere haberleri için puan ve 1 000 sterline kadar para ödülleri de verilecekmiş.
İnternet Gözüyle’nin kurucusu James Woodward, amacımız suçu önlemek, diyormuş; bunun için de daha çok insanı işlenmekte olan suçlardan haberdar etmek.
Millet birbirini gözleyecek, dünyamız casuslar ve hafiyeler cennetine dönecek, diye şimdiden dertlenenler var. (Haberden bir not daha: 61 milyon nüfusu olan İngiltere’de kullanılır halde kamera sayısı 4,2 milyonu bulmuş. Lordlar Kamarası’nda hazırlanan bir rapor, kameraların özgürlükler üzerinde ciddî bir baskı yaratmasına az kaldı, diyormuş.
Vaktiyle mağara devri insanlarının günlük hayatını canlandıran bir film görmüştüm. Belki de bilim kurgu tarzı bir belgeseldi. Kış günü barındıkları mağarada her şey, hacet görmekten cinsel ilişkilere kadar tüm fiiller göz önünde cereyan ediyordu.
İnsan düşünmeden edemiyor:
– Gelişmek, ilerlemek derken, yoksa insanlık tarihöncesine dönüp yeniden başlamaya mı hazırlanıyor, diye?

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Prof. Dr. Emrullah Güney)
* Yıllar önce bir yazınızda geçiyordu. Kaydetmediğime pişmanım: «Bre hâne-harap, ona öyle demezler...» diyordunuz.
Bilirim vaktiniz yoktur, acaba asistanınız bulabilir mi?
– Emrullah Bey Dicle Üniversitesi’nden. O eski deyişi nerede, ne zaman kullandığımı hatırlamıyorum. Melek’ten aramasını da rica etmedim, aramızda hallederiz.
Kullandığım yeri değil, ama kelimeyle nasıl tanıştığımızı hatırlıyorum. Lisede hocam, Abdülhak Hâmid Tarhan’in bir şiirini ezberlememi istemişti. Şiir, Hâneberduş idim ve bîhuş idim... diye başlar. Sözlükte hâne-berduş’u aradım. «Evi omuzunda» demek; «yersiz yurtsuz, serseri» anlamında da kullanılırmış. Hâne-harap ile o vesileyle tanıştık: «Evi yıkılmış, evsiz barksız» anlamına geliyor.
Ama ben size cevap olarak, Ayverdi Sözlüğü’nde yer alan bilgiyi aynen aktarmak istiyorum. Yanaklarınızdan öperim.
«Hâne-harap, 1. Evsiz barksız (kimse), müflis, züğürt: Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın / Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın (Mehmet Âkif Ersoy) 2. Sefil, perişan (kimse): Be hey hâne-harap! Osman oğlunun ölüsünden böyle kaçıyorsun, ya dirisini görsen ne halt edeceksin! (Fâik Reşet)»
Hâne-i saâdet, hâne-baz, hâne-füruş, hâne-gîr, hâne-küş, hâne-nişin, hâne-perver, hâne-suz, hâne-zad deyişlerinin anlam tariflerini de aynı sözlüğün HÂNE maddesinde bulabilirsiniz.