Bence, üçü de konuşma özürlü

Burhan Felek ustanın sevdiğim sözlerinden biriydi: ? Medeniyet'in en iyi tarifi dört harflik bir kelimeyle yapılabilir, derdi: Ölçü! Medenî olmak her şeyden önce ve çok «Ölçülü olmaktır»; hiçbir şart altında «Ölçüyü kaybetmemek»tir.

Burhan Felek ustanın sevdiğim sözlerinden biriydi:    – Medeniyet’in en iyi tarifi dört harflik bir kelimeyle yapılabilir, derdi: Ölçü! Medenî olmak her şeyden önce ve çok «Ölçülü olmaktır»; hiçbir şart altında «Ölçüyü kaybetmemek»tir.
Ama dikkat ederdim, bizim evin ağzı iyi laf yapan büyükleri, pek de medenî denemeyecek bir davranışımızı fark ettiklerinde:
– Ölçüyü aştın, ölçüyü kaçırdın, demezlerdi bize. Ya ne derlerdi? Sonuna uygun bir fiil katarak münasebet veya münasip kelimeleriyle çeşitlemeler yapmayı tercih ederlerdi.
– Hiç münasebet almadı!
– Ne demek, ne münasebet?
– Münasebetsiz Mehmet Efendiliğin tuttu gene!
– Ben münasip görmüyorum!
– Hiç münasip düşmedi bu!
– Münasip olan budur ki... / diyor mesela Ömer Seyfettin.
Şimdi gelin de Karacaoğlan’ı hatırlamayın. Ne der Kara Ali’nin (ya da Kara İlyas’ın) oğlu? Gurbette ömrüm geçecek, / Bir daracık yerim de yok. / Oturup derdim dökecek, / Bir münâsib yârim de yok.
*
Münasip yârana gene diyeceklerimiz var.
Biri askerin başına. Yargıtay Başkanı tavrıyla konuşuyor:
– Baktık, inceledik. Bu belge güvenilir bir delil değil. Yeni bir belge çıkarsa, gönderin bizim savcılar onu da incelesin, diyor.
Biri iktidardaki partinin ve hükûmetin başında:
– Emniyet teşkilatımız genel anlamda, rejimin sarsılmaz güvencesidir, diyor. (İlkinden hemen sonra söylüyor bunu.)
Arada, Meclis’te bir kanun maddesi değiştirilmiş; gecenin geç saatlerinde ve iktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla.
Bu defa ana muhalefetin başındaki ses veriyor; iktidardakine seslenerek:
– Elini TSK’nın içine sokması kabul edilemez, diyor. Hükûmet ile Yargı’yı mıncıklamaktan da vazgeçmeli!
Bu üçlüden birinin münasebetli laf ettiğini, yani münasip davrandığını söyleyebilir misiniz?
«Münasebetsizlik ediyorlar!» demedim. Makamlarının icabı olduğu kadar «münasip davranmadılar» diyorum. Bu iki tavır arasında gene de bir fark bırakmak istiyorum.
*
Makamı cümleden âlâ devlet adamlarından söz ediyoruz. Akıl, konuşurken destek vermek, şirin görünmek, göz korkutmak, haddini bildirmek, suçlamak, yermek, övmek, sövmek gibi şöyle veya böyle niyetler olmasın ister, sözlerinin ardında. Belli bir duygu uyandırma,  bir etki gayretinden uzak durarak, beyanlarının, kararlarının, davranışlarının ardında asıl ne var sualine yol açabilmeleridir önemli olan. Bir meraka, öğrenmeye, sonra doğru dürüst tartışma ihtiyacına dönüşecek bir ilgi duymak isteriz hepimiz, onları dinlerken.
O zaman asıl davanın ( ve çekişmenin) bir basamak daha yükselme ile hiç kımıldamadan olduğumuz yerde ve  seviyede kalma arasında cereyan ettiği de apaçık görülmüş olur. 

Eğer Okan da eşcinsel ise...
Dünkü Sabah/Günaydın’ın ilk sayfasında, iki fotoğraf vardı ve iri bir başlık: «Futbola karşı eşcinselim!» Bunu diyen Okan Bayülgen. İçimden «Utanır insan!» demek gelir. Ne demek istediğimi o bilir.
İki fotoğraftan biri Okan’ın. Diğeri Halil İbrahim Dinçdağ adlı hakemin; «Eşcinselim diye Yüksek Hakem Kurulu beni futbol maçlarında görevlendirmiyor» diyerek, haksız muameleden şikâyetçi olan genç adam.
Okan, «Senin Hayatın» (NTV) programında bu genç adamı dinledikten sonra ona, «Hak arama mücadelenize saygı duyuyorum, demiş; benim kahramanım oldunuz. Siz Türkiye’de çok önemli bir şeyi değiştirdiniz. Artık taraftarlar Eşcinsel Hakem diye bağıramayacak.»
Sözü kendine getirmiş: «Futbola karşı eşcinselim. Futbolu sevmiyorum. Bu konuda erkeksi duygularım yok. Bir takım kazanınca kükremiyorum, sevinmiyorum.» (oysa, Galatasaray mezunudur.)
Genç hakem gibi Okan da iyi ediyor. Eşcinsel çocukların annelerine içini boşaltma imkânı veren Ayşe Arman da öyle. Bu gibi meselelerimizin yüksek sesle konuşulduğu Türkiye’yi daha çok seviyorum ve beğeniyorum. Yani bu yaşlı adam da deli divâne’ler yanında saf tutmaktadır.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ahmet Seven)
* İşletme mezunuyum. Dört yıldır lokanta işletiyorum. Size bir sual sormak istiyorum. Lokanta, restoran, restaurant, restauran kelimeleri arasında bir anlam farkı var mı?
Şöyle diyenler var. 1. Lokanta, «Sadece karın doyurmak için gidilen, sığ, basit işletme.» 2. Restoran, «Genelde iki katlı olan, yeme içme yanında biraz da oturup muhabbet edilen nezih mekân.» 3. Restaurant, «İçkili lokanta; sondaki <t> atıldığında içkisiz lokanta» demektir.
Fransızca bilen bir arkadaşa göre restaurant’ın anlamı «yemeğe davet»tir. (Rest, davet; rant, yemek) İnternet’te restaure («Vucüdun kendini restore etmesi» anlamında) fiilinden türediğini de okudum. Gene öğrendim ki, lokanta da İtalyanca bir kelimeymiş. İyice kafam karıştı. Ben aşevi mi desem acaba?
– Sondan başlayalım. Aşevi’nin yerleşmiş anlamları var: «aşhâne, fakirlere yemek dağıtılan yer, küçük çarşı aşçısı, tekkelerde mutfak..» gibi.
Lokanta’yı biz İtalyanca’dan almışız; aslı Latince locanda, «Han, pansiyon» demek.
Gelelim restaurant’a. Evet, Fransızca «lokanta» demek; «Herkesin yemeğini seçip parasını ödeyerek karnını doyurduğu yer.» Restaurer fiilinden türetilmiş, ki: «1. Onarmak. 2. Yeniden canlandırmak. 3. Dinç-leştirmek. 4. Yeniden kurmak, düzenlemek. (Hatta) 5. «Yeniden tahta çıkarmak» anlamlarında bir fiil. 6. Edebiyat dilinde «Karnını doyurmak» anlamında da kullanılıyor.
Sözlüklere göz attım. Abdülhak Hâmit Tarhan, Ahmed Rasim, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık lokanta kelimesini ısrarla kullananlar arasında.
Bana bir şey demek düşmez.