Beş aydır hükûmetsiz bir ülke

Belçikalı bir gazeteciden televizyonda dinlemiş, doğrusu çok yadırgamış ve size de anlatmıştım burada (Radikal, 13 ekim 07). Meslektaşımız:</br>&#8211; Belçika'da da polis bayrağımızı yakan birini görürse müdahele eder;

Belçikalı bir gazeteciden televizyonda dinlemiş, doğrusu çok yadırgamış ve size de anlatmıştım burada (Radikal, 13 ekim 07). Meslektaşımız:
– Belçika'da da polis bayrağımızı yakan birini görürse müdahele eder; etrafı dumana boğduğu için cezalandırmak üzere, diyordu. (Bayrağa hakaret diye bir suç yokmuş Belçika'da.)
Sonra bir maçta Belçika millî marşını bir ağızdan söylemeye kalkınca, marşın sözlerini hatırlayamayıp vazgeçtiklerini de gülerek anlatmıştı. Üç eyaletten oluşan ve hepsi resmî üç dil konuşulan bir ülke Belçika.
Sözü şöyle bağlamıştı:
– Ben size bir şey söyleyeyim mi? Belçika'nın millî kahramanları da Ten Ten gibi, Red Kit gibi çizgi roman kahramanlarıdır.
Hatırladınız mı?
Dün Radikal'de, Belçika'dan bir haber vardı. Bizi gene (dehşet değilse şayet) hayretler içinde bırakacak bir haber.
10 Haziran'da genel seçimler yapıldı Belçika'da. 150 gün, yani beş ay sonra (dün tam 150'inci gündü) seçim ertesi yeni Belçika Hükûmeti hâlâ kurulamamıştı.
Fransız Ajansı afp'nin haberiydi. Üç eyalet arasında ayrılma ihtimali gündemde bir kere daha boy göstermiş de olsa, Belçika'da, diyor ajans «Hayat hükûmetsiz de pekâlâ devam ediyor, hatta Eski halimizden daha da iyi! havası ağır basmaya başladı.»
Halkla konuşmuşlar. Brükselli Nadine: «Siyasetçiler dikkatli olmazsa Belçikalılar, onlara ihtiyacımız olmadığı noktasına da gelecek.» Vatandaş Mark Wouters: «Flaman, Valon, Brükselli... ne olursak olalım, birbirimizi gayet iyi anlıyor ve aramızda gül gibi geçiniyoruz. Ama siyasetçiler, onların işi farklılıkları abartmak.»
Belçika'yı biraz daha yakından takip etsek iyi olacak, bir. İkincisi, biz de burada siyasetten pek sıkıldık, değil mi?
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Yurdagül Baybekman)

  • Size «standard» kelimesini soracağım. Yoksa TDK sözlüğündeki gibi «standart» mı demeliydim? Devlet kurumunun adı «Türk Standardları Enstitüsü»dür. Hangisi doğru diye size soruyorum.
    – Sözlükler standart, der. Devlet kuruluşları listesinde, standard dense de, ansiklopediler bu adı yazarken, son harf olarak «t»yi kullanıyor.
    Ne ki, kelime sesli bir ek aldığında «t» harfi «d»ye dönüşür.
    TELAYNAK
  • Bu konuda haberleşmemiz ve dizi kalabalığında birbirimize yol göstermemiz gerekiyor.
    Hemen sorayım: Sessiz Fırtına'nın farkında mısınız? Yeni başlayan bir dizi, salı akşamları Kanal D'de seyrediyorum. Erkan Petekkaya farklı bir çete reisi-patron tipi çizme yolunda (Yiğit Sancaktar). Arzum Onan, hikâyenin daha başında bir sürpriz yaptı bize; Patron'un işyerinde çalışan ve çok değer verilen bir yönetici hüviyetiyle (Deniz Soykan). Sonradan öğrendik ki önemli bir polistir. Dişi James Bond mu, demeyin bana. Gene, insana bir rüyadaymış hissini veren gizemli güzelliğiyle. İyi tabanca kullanan ve kadınlığından hiçbir şey kaybetmeyen oyuncu niteliğiyle.
    Üç partinin lideri olsaydılar?
    Oğlum yaşında meslektaşlarım var, bana ağabey diyen. Sevgi ve güven ifade eden, teklifsiz hitap sözleri baba'yı, amca'yı tercih edenler de olur. Bir de, Hakkı Bey diyenler var, ki saygılı, biraz da mesafeli bir sesleniştir; daha çok, daha az tanıdıkların ağzına yaraşır. Bana adımla seslenenlerin tükenmek üzere oluşu, bir başka hadisedir.
    İçimden gelerek «Kadri Ağabey» dediğim bir aile büyüğümüz vardı. İngiliz erkeklerini neden şık ve zarif bulduğunu o anlatmıştı bir gün bana.
    – Uzaktan katiyen fark edemezsin, diyordu. Sırtındaki eskice bir takım, boynundaki rastgele bir kravat, gömleği, ayakkabıları ucuzluktan alınmış giyecekler gibidir. Yakından bakınca fark edersin, elbise kumaşının, ayakkabı derisinin kaliteli olduğunu, kravat kumaşının ve deseninin güzelliğini ve bu gösterişten uzak şıklığın bir erkeğe daha çok yakıştığını. (O gün fark etmiştim, Kadri Ağabey'in bütün ayakkabılarının birbirine benzediğini, pahalı malzemeyle ve el emeğiyle yapılmış olduğunu.)
    Öğrenmekle kaldığımı da söyleyeyim. Ben giyime kuşama harcayacak bol param yok, diyenlerdenim. Gezip tozmak, yemek içmekse maksat, başüstüne!
    Onu, diyordum; ağabey hitabında, Kadri Ağabey'den naklen tarife çalıştığım İngiliz şıklığına benzer bir zarafet hissederim hep. Amca hitabına ilk maruz kalışımda uğradığım şaşkınlık kadar, lise yıllarımda ağabey'liğe terfi etmekten nasıl gururlandığımı da unutmadım.
    *
    Sözü, gene bir şaşkınlığımı itiraf ederek bağlayayım. Gazetedeki fotoğraflarına baktım, Ajda, Sezen ve Nilüfer'in. Lütfi Kırdar sahnesinde yan yana ne güzeldiler. Niye üçü bir arada? Ee Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na katkı sağlamak için oradalar.
    Konsere dair haberleri de okudum. Seyircinin memnuniyetine, kimsenin el sürmediği, Vakıf'a bağışlanan hasılatına, o gece söylenen şarkılara dair bilgiler edindim. Beni asıl duygulandıran, bu üç büyük yıldızın (diva lafını beklemeyin benden) yan yana gelmelerinde, ilişkilerinde, sevgilerinde ve birbirlerine besledikleri saygıda fark edilen soyluluk ve zarafetti. O gece orada bulunmaları kadar anlamlı bir tavırdı bu.
    Birbirine rakip üç siyasî partinin liderini, razı edip de aynı sahnede bir araya getirebilseniz, nasıl bir konser dinletirlerdi size, düşünebilir misiniz?
    Oysa bu üç güzel kadın da yıllardır birbirinin, neredeyse değişmez rakibesidir.