Bilhassa «gökdelen» demiyorlar

Büyük kentlerimizde çokkatlı binalar pıtrak gibi çoğalırken, farkında mısınız, haber ve reklam metinlerinde gökdelen kelimesinden kararlılıkla uzak duruluyor.

Büyük kentlerimizde çokkatlı binalar pıtrak gibi çoğalırken, farkında mısınız, haber ve reklam metinlerinde gökdelen kelimesinden kararlılıkla uzak duruluyor.
Bunun sebebi ne olabilir, diye hiç düşündünüz mü? Yazarken kelimelerin yer değiştirmesini, psikoloji uzmanları yazanın yorgunluğuyla izaha çalışırlar. Peki, yeni bir kavramı ifade etmek için oluşturulmuş ve yıllar yılı adeta gururla kullanılmış bir kelimenin, kullanılma vesileleri bu kadar artmışken bir toplumda birdenbire unutulması acaba nasıl izah edilebilir?
Önce, bu vesileden faydalanarak iletişim dünyamızdaki boşluklardan birine değinelim isterim. Şehircilik, mimarlık ve imar meselelerini iş edinmiş gazetecilerimiz ve yazarlarımız yok bizim.
Eskiden var mıydı derseniz, aklıma gelen isim, ünlü ve çok okunur başyazarlarımızdan rahmetli Falih Rıfkı Atay olur. Ankara’nın yeniden yapılaştığı yıllarda, Atatürk’le sohbetlere katılabilenler arasında şehircilik konularına giren pek az sayıdaki düşünürden biri de odur. Ben, mimarlık ve şehircilik konusunda yazıp çizenler hakkında, ansiklopedicilik yıllarımda iyi kötü bir fikir sahibi olabildim. Fehmi Yavuz en eski şehircilik uzmanlarımızdandı. Ruşen Keleş’in, Cevat Geray’ın, Hande Suher’in, Gündüz Özdeş’in, Turan Yazgan’ın Ayda Yörükân’ın kitaplarını gördüm de, gazetelere de el attıklarını hatırlamıyorum. Hepsi ben akran biliminsanlarıdır.
Çağdaş gazete yazarı olarak, Oktay Ekinci’nin adını anmadan geçersem haksızlık etmiş olurum.
Mimarlık, şehircilik bizim ülkemizde, imar yolsuzlukları dışında pek üzerinde durulan konular değil, diye özetleyebiliriz bu durumu. Yıllar önce yarı çeviri yöntemiyle üretip, severek benimsediğimiz gökdelen kelimesinin sözlüklerimizdeki tarifine bir göz attım bu vesileyle; nihayet «20-30 veya daha çok katlı yüksek bina» demeye cesaret edebilmişler.
Öyle mi dersiniz?
Bugün, mesela Büyükdere Caddesi’nden ve Maslak’tan geçerken bakın etrafınıza! Yanağımı otomobilin penceresine dayayıp da baktığım zaman bile, çatısını göremediğim binalar var. Ve olur olmaz her yerde.
Site reklamlarından geçilmiyor gazetelerde. İlan servislerindeki arkadaşlarımı rahatsız etmeyi göze alarak söylüyorum. Hoş görsünler beni, onların önleyebileceği bir şey yok bu alanda.
Gençler bu konuda da beni eleştiriyor. Mimarlar var çevremde. Enine genişlemeye yer yetmez olunca, ister istemez yerden yukarıya doğru yerleşmek gerekiyor, derken haksız değiller.
Ben de çok katlı bina yapılmasın demiyorum zaten. Ama şehircilik ilkelerini çiğnemeden, kentlerimizi çirkinleştirmeden, binalar, siteler derken insanları da birbirinin sırtına binerek yaşamaya mahkûm etmeden, yani plan-program ve bu arada sağlık-güzellik endişelerine bağlı kalarak yapalım, her ne yapacaksak, diyorum.
Gökdelen kelimesini erken unutmuşluğumuza gelince. İçinde «delmek» kötü fiili var ya! Zahir suçunu itiraf etme gibi bir his uyandırıyor, o ilan metinlerini yazanların içinde.

«Ben... iken...» deme artık, Ahmet!
Ahmet Hakan’ın köşesinde, yerli malı malzemeyle yaptığı Berlusconi tarifini çok sevdim. Okurken «Allah müstahakını versin çocuk!» diye mırıldanmaktan da alamadım kendimi. Tarif ettiği kokteylin formülü şuydu: «Biraz <İbrahim Tatlıses türü arsızlık> alınır... Biraz da Mehmet Ali Erbil türü sululuk alınır... Üzerine biraz Emre Aköz eklenir... En son Fatih Terim sosuyla karıştırılıp, servise hazır hale getirilir... İşte Berlusconi’nin bizim buradaki karşılığı budur...» (Hürriyet, 9 nisan).
Köşekadılığının, nadir güzel yanlarından biri de budur: Başarın, onbinlerin, yüzbinlerin, bu açıdan cennet sayılır ülkelerde milyonların gönlünü edebilmene bağlıdır. Köşekadılığında geçerli asıl kıstas budur. Allah için Ahmet hakkında da geçerli.
Ahmet yazısına, sıkça tekrarladığı şu beş kelimeyle başlamış: «BEN bir radikal İslamcı iken...» Bu beş kelimeden ötesine bir diyeceğim yok.
Ama o beş kelime üzerinde biraz duralım istiyorum.
Dönmek fiilinden bir sıfat var dilimizde: dönek, deriz. Dönmek fiilinin sıralamada en sona kalan anlamlarından ikisi «Tekrar benimsemek, başka bir şey halini almak, caymak...» ve «Bağlandığı, benimsediği şeyleri değiştirmek»tir. 
Dönek sıfatına gelince. Biz bu kelimeyi üç anlamda kullanıyoruz: 1. «Sözünde durmaz, sebatsız, kaypak» 2. Halk ağzında, «Dönemeç». 3. Gene halk ağzında, «Uçarken takla atan güvercin». (Bir de Adana yörelerinde fiilin çoğul-dilek kipi dönelim şekliyle değil de, dönek diye söylenir.
Dönmek fiilinde kök, dön hecesidir. Sözünü ettiğimiz sıfat -ak, -ek eklerinden biriyle yapılmış. Ve bu iki ek’in «Çoğu zaman küçültücü anlam taşıyan isimler ve sıfatlar yapmaya yaradığı da bilinir: atak, dönek, kaçak, korkak, salak, ürkek, yedek... » gibi.
Değiştirmek veya dönmek fiillerini «sellemehüsselâm» kötü görenlerden değilim. (Ahmet, seninle konuşmanın bir iyi tarafı da bu: Arapça’dan alıp kullandığımız kelimelerin yanında, hemen bir parantez açmak gerekmiyor.)
Yanlış ve kötü olan dönme kelimesini, sözünü ettiğim anlamıyla alıkşanlık haline getirmektir. «Ben... iken...» dediğinde sen, ana hatlarıyla bir değişimin sözünü ediyorsun. Hayırlı bir dönüşümdür bu.
Bütün toplumlarda, yanlışın yayılma hızı doğrunun çok üstündedir. Bizde yanlışın cazip gelmekle kalmayıp marifet ve meziyet sayılması gibi bir hal de var.
Türkiye senin nereden geldiğini öğrendi artık Ahmet, biliyor. «Ben ...iken» demekte ısrar etmesen, diye akıl satıyorum şimdi ben sana. Alır mısın?  

Dil Yâresi
* Sellemehüsselâm’ın anlamını genç okuyucularım için burada açıklamak istedim. Arapça’da «Allah ona selamet versin!» demektir. Biz Türkçe’de «Hiç çekinmeden, hiçbir şeye aldırış etmeden, uluorta, dilediği gibi, keyfince» anlamında kullanırız. (Ayverdi Sözlüğü)