Bir farkla «en önemli» mesele

Bazı gelişmeler var, diye ümitlenenler ile Yanılıyorsunuz, daha da içinden çıkılmaz duruma düşmek üzereyiz, diyen karamsarların, bugünlerde bir toplantıda bir araya gelmelerine tanık oldunuz mu?

Bazı gelişmeler var, diye ümitlenenler ile Yanılıyorsunuz, daha da içinden çıkılmaz duruma düşmek üzereyiz, diyen karamsarların, bugünlerde bir toplantıda bir araya gelmelerine tanık oldunuz mu?
Evet, Kürt meselemizden söz ediyorum. Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle meselelerimizin en önemlisinden.
Devlet çatısı altında bir arada yaşama durumunda olanların başlıca çatışma konularından biridir, anhâ minhâ «Kürt meselemiz» diye söyleyebildiğimiz farklılık ve anlaşmazlık.
Yazının başında «karamsarlar» diye andıklarımın dünkü manzarada en belirgin temsilcisi MHP lideri öfkeyle müsemma Devlet Bahçeli’ydi. Ne istiyor?
– Bahsettiğiniz mutabakat nedir, açıklayın! diyor. Başbakan sipere yatmış beklemede. Bu sefer mutabakata bizzat Cumhurbaşkanı öncülük ve milleti teşvik ediyor. Bu konudaaaki işbirliğinden maksat nedir? Bizden -bakın altını çizerek söylüyorum- hangi REZALETE, hangi İHANETE katkıda bulunmamız isteniyor?
Dünkü gün salıya rastgeldi ya! Grup toplantılarını daha bir dikkatle dinliyorum. CHP lideri Deniz Baykal’ın suali daha mutedil:
– Tarihî fırsattan maksat nedir? diyor. Karşı taraf terörden vazgeçtim, demiyor. O zaman, neymiş bu fırsat, biz de bilelim.
DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün de bir suali var:
– Cumhurbaşkanı sorunu kabul edip bir hedef koydu, bir ufuk açtı. İyi de hükûmetin elle tutulur bir projesi var mıdır? Öyle Anayasa değişikliğiyle olacak iş değil bu!
*
Sivil siyasetçiler arasında başgösteren bu son kargaşanın belli bir sebebi var. Silahlı Kuvvetlerin lideri, direnegeldikleri tavırda bir değişiklik yaptı. Son günlerin siyaset jargonunda itibarı birdenbire artan bir kelimeyle söyleyeyim, «takoz» rolünden geri duracaklarını belli ederek, bir anlamda sivil iktidarı, Kürt meselesindeki kesin kararını almakta rahat bıraktı.
Ne var ki bizimkiler, hazırlıksız olduklarını, asıl «Kararınıza müntazırız. Buyrun, emredin!» tavrıyla karşılaşınca fark ettiler.
Meclis’teki üç büyük partinin liderleri, 2009 yılının mayıs ayında ve Kürt meselesinde, PKK’nın ve DTP’nin malum ve birbirine hayli yakın tavırları karşısında ne yapılabileceği konusunda birbirlerinin eğiliminden bîhaber miydiler?
Bana sorun mesela, meslektaşım köşekadılarının bu konudaki düşüncelerini size ana hatları ile iyi kötü söylerim. Parti başkanları birbiri hakkında da böylesine bilgisiz midirler?
Ben Cumhurbaşkanı Gül’ün düşüncesini şu ince farkla paylaşıyorum. Ekonomi, sağlık, eğitim, istihdam... gibi her ülke için söz konusu olanların değil, ama Türkiye’nin «özellik arzeden» ve kendine has bir çözüme muhtaç olan en önemli meselesi, evet Kürt meselemizdir.
Birbirinin ne düşündüğünü, ne istediğini bilmezden gelerek çözülebilecek bir mesele değildir.

Ayrıntıların da çeşidi var
Bu özdeyiş kimindir, ne vesileyle söylenmiştir bilmiyorum. Ben ilkin Peyami Safa’nın bir yazısında okumuştum. Hakikat teferruattadır, diyordu üstat. Ben, deyişin ilk kelimesini habire değiştirdim: marifet teferruattadır, muvaffakıyet teferruattadır, netice itibariyle saadet de teferruattadır, diye...
Teferruat, yeni deyişimizle ayrıntı demek. Kısa tarifi şu: «Bir şeyin ikinci derecedeki tamamlayıcı unsurları.» Aslı değil yani... Yukarıdaki özdeyişin ifade ettiği çelişki de bu zaten: «Aslolan ayrıntıdır». İnşaat krallarımızdan Ali Ağaoğ-lu’nun Rolls Royce’u dahil (2 500 000 TL. imiş) otomobillerini gördüm. (250 000 Avrodan ucuzu yoktu.) Amerikalı Madam (Batı dillerinde bir anlamı da «Lüks randevu evi sahibi»dir.) Michelle Braun bir duruşma sırasında açıklamış: «Hakan Uzan’ın porno ve Playboy kızları için bir yıllık masrafı 3 milyon doları buluyormuş.»
Bunlar, çok zenginlerin hayatında «teferruat»tır herhalde. Bu, Görgü ve görgüsüzlük de teferruattadır anlamına mı geliyor acaba, diye düşündüm. 

Dil Yâresi
Akif Beki’nin devrik cümleleri
* Okurumun sorduğu hassas bir sual. Üsluba, tarza müdahale anlamına gelmez mi, diye de düşünülebilir. Önce suali aktarayım size:
«Bugün (12 mayıs, salı) Akif Beki’nin Radikal’deki yazısını okurken ezberim dağıldı, diyor. Daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bugün aşırı bir yoğunluk vardı.
«Önce yazıdaki şu cümlelere bir bakın: 
* «Efradını cami, ağyarını mani» bir şekilde, hem de. 
* Meraklılar için tafsilatıyla hikâye etti, bütün yaşananları. 
* Arta kalan tek şey, «off-the-record» kısımlarıydı ki, sohbetin... 
* İşin kitabına sığmaz, çünkü. 
* Düşünün, ne derler sonra, bana! 
* Gayri resmi tarihini, yani.     
* Ab-ı hayat suyunu içemeden geri mi döndük, yoksa?
«Merak ettiğim şey; her devrik cümlenin sonundaki sözcük (italik dizilmiş olanlar) öncesinde kullanılan virgülün doğru yerde olup olmadığıdır... Virgüller yüzünden sözcüklerin hepsi önceki cümlenin devamı olmaktan çıkmış, yeni bir cümlenin başlangıcı gibi durmuyor mu?»
– Cümlenin sonuna bırakılan ve oraya bir virgül çengeliyle tutuşturulan  kelimelerden üçü bağlaçtır (oysa, yani ve yoksa), üçü de zarf (hem de, zaten, hani). Bağlaç kelime bağlamaya, zarf anlamı belirginleştirmeye yarayan kelimelerdir: üzerinde, anlamında bir işlev göreceği kelimenin yakınında bulunur. O yeri değiştirmek, üstelik bir de virgülle büsbütün ayırmak elbette doğru değil.
Bu hatayı (virgülsüz olarak) ve bile bile ben de işlerim çoğu yerde. Üslup farkı yaratmak için değil, daha çok o kelimeyi kullanmaya cümleye başladıktan sonra karar verdiğim için.
Kalemimle yazma alışkanlığından vazgeçemedim. Bu, cümlenin makinelere nispetle daha geç tamamlanması anlamına gelir. Geri dönüp araya kelime sokuşturma bir tür karalamadır, sevmem. Sonra asıl istediğim, «kitabî» değil de «konuşur gibi» yazabilmektir.
Böyle yapanları «doğru-yanlış» kantarından çok, «güzel-çirkin» terazisinde tartmayı tercih ederim.
Kazara yazarı sorsaydı bana, aynı yazıda bu kadar çok tekrarlanması doğru değil , derdim. Okur, neden ileri geldiğini fark edemese de bir huzursuzluk duyabilir.