Biri bize, bizi anlatsa derim

Bir kenara koyacak 40 000 lirası olan, «Bu parayla acaba ne yapmak ister?» sualinin cevabını merak etmişler. Merakı gidermenin başlıca çaresi de malum, halk arasına karışıp insanlardan sual etmek.

Bir kenara koyacak 40 000 lirası olan, «Bu parayla acaba ne yapmak ister?» sualinin cevabını merak etmişler. Merakı gidermenin başlıca çaresi de malum, halk arasına karışıp insanlardan sual etmek. Anket dedikleri, daha bir önemli olsun diye kamu araştırması adını verdikleri çalışma, bir anlamda Türkiye genelinde yapılmış.
Radikal’den öğrendik ki çalışmayı MasterCard Worldwide adlı firma yapmış. 11 il merkezinde 1 000 kişiyle konuşulmuş.
– Fazladan 40 000 lirası olan yurdumuz insanları bu parayı nasıl değerlendirir, sualinin cevabı alınmış ve netleştirilmiş.
Merak ettim.
Anket sonu ortaya çıkan, elde mevcut 40 000 lirayı harcamada tercihler dökümü, sıralı olarak şöyle: 
* Ev veya daire almak (yüzde 18). 
* Birikmiş borçları ödemek (yüzde 15). 
* Otomobil sahibi olmak (yüzde 11). 
* Eğitim giderlerini karşılamak (yüzde 10). 
* Gezi, tatil, eğlence gideri olarak kullanmak (yüzde 8).   
* ... sonra gene sırayla tasarruf, altına yatırım, sağlık için harcama, alışverişte harcama, işini geliştirmek, yeni bir iş kurmak gibi ihtiyaçlar geliyor. Ama dişe dokunur tercihler daha önce saydıklarım.
Eğilim farkları da hissediliyor: 
* Kadınlar ev alma, tasarruf, sağlık için harcama taraftarı. 
* Erkekler gezi, tatil, eğlence, iş kurma ve işini geliştirmeden yana.  
* Yüksek gelir grubundan olanlar ev, daire, gezme, eğlence, tatil, tasarruf taraftarı. 
* Bütün guruplarda en önde gelen talep ev sahibi olma. Orta gelir guruplarında yeni bir iş kurma isteği ön plana çıkıyor. 
* 15-24 yaş gurubunda eğitim, gezi, tatil, otomobil alımı ağır basıyor. 
* Talepler bölgelere göre de değişiyor.         
* Yastıkaltı, banka faizi, döviz alıp tutma, yatırım fonları, hisse senetlerine yatırım...
Yeter ki elde toplu bir para olsun. Çeşitli değerlendirme yolları her zaman var.
*
Beni bu farklı özlemler ve tercihler arasında, hâlâ en büyük ihtiyacın bir çatı altına sığınabilmek olması ilgilendiriyor. Göçebelikle alışverişimiz bitmek bilmiyor. Birinci binyılın başlarında geldiğimiz bu topraklarda, ikinci binyılı idrak etmiş bir halkız biz.
Farkında mısınız hâlâ başlıca meselemiz, altına sığınılabilir bir çatı edinmek. Bir başka deyişle, göçebelikten artık kurtulalım, yerleşik düzene geçelim hevesi ve hasreti var içimizde.
Bitmeyen göçebelik.
Menzil her zaman bir kıtadan öbürüne kadar uzanmıyor, hayır. Sınırlar belirlendiyse, bu çizgileri aşmayın, bu işaretleri geçmeyin dendiyse, o zaman sınırlar içinde de göç devam edebiliyor.
Kendimden, ailemizden haber vereyim. Benim bugüne kadarki ömrüm Türkiye’nin 10 ayrı ilinde ve bunların 27 ayrı semtindeki evlerde geçti. Yerleşik düzen diyebilir miyiz buna?
Tarih olarak en çok hangi devri merak edersin, diye sorsalar bana, hep rica ederim:
– Bize önce asırlar süren kıtalar arası göç maceramızı bir güzel anlatsalar, sonra devletler, imparatorluklar kurduğumuz, kimi zaman üç kıtaya birden hükmettiğimiz halde, nasıl olup da bir türlü hâlâ yerleşik düzene geçemediğimizi de izah etseler. Yol yorgunluğumuza yerleşik düzenin dinginliği iyi gelir, biz de essahtan bir davranır, toparlanır kendimize geliriz.
Not. Bize bunu anlatma iyiliğini yapacak olandan, bir ricam da şu: İstanbul’da mesken, site, mahalle inşaatından geçilmiyor. Bunları yapanlar, yaptıranlar hep dilimize, örfümüze uzak, yabancı, uyduruk isimleri seçip benimsiyorlar. Bu da yoksa, sahiden yerleşsek bile ruhumuzun göçebelikten kurtulamayacağının bir işareti midir, dersiniz?

Buzullar yola çıktı haberi
Biliminsanı anlatamadı bize, kalın kafamıza girmedi. Fotoğrafı hatırlayacaksınız. Kuzey Kutbu’nda buzul kıtasından kopmuş, diyelim iki metrekarelik bir buz parçası ve üzerinde korkmuş, dehşete kapılmış bir yavru kutup ayısı. Buz parçası buzuldan uzaklaşırken, ne yapacağını bilemez bir hali var yavru ayıcığın.
Biraz sonra denize atlamayı akıl edip ana buzula, yuvasına, ailesine dönecektir o sevimli beyaz ayıcık. Bizim kapıldığımız dehşetin sebebi buzul dağlarının, adalarının, kıtalarının erimeye, çözülerek parçalanmaya başlamış olması. Akıl almaz gibi gelse de, yükselen denizlerin kıyı şeritlerinden başlayarak karaları yok etmeye başlaması; milyarlarca yılda deniz canlılarından türemiş insanın, geldiği yere, denizlere dönerek yok olması ihtimalidir. Âfet, felaket, hatta kıyamet işareti bu değilse nedir? Ya Kyoto Antlaşması’nı imzalayıp imzalamama tartışmaları?
Dünkü son haber Radikal’in  2. sayfasındaydı. Güney Kutbu’ndan 100’den çok buzul parçasının Yeni Zelanda’ya yaklaşmakta olduğu uydu fotoğraflarıyla belirlenmiş. Karaya eveli gün 450 km varmış. Yeni değil hadise, ama hızlanıyor. İlk aşamada 136 liman kentinde 28 trilyon dolarlık bir tahribatı göze almak gerekecekmiş.

Dil Yâresi
DANGALAK
* Hani insanın dilinin ucunda (sanki hazır bekleyen) kelimeler olur. Size ikisini söyleyeyim.
Patavatsız’ı görmemle adını koymam bir olur. Patavatsız’ın sözlükteki tarifi aynen şudur: «Sözünün uygun düşüp düşmeyeceğini, nereye varacağını düşünmeden konuşan, aklına geleni söyleyen, eseni yapan (kimse).»
Dilimin ucunda dokunsan düşecek gibi adeta asılı duran bir nöbetçi kelime de Dangalak’tır. Bugünlerde dilimi tutup söylememeye gayret ettiğim kelimenin önce anlam tarifini hatırlatayım. Sonra size bir sualim olacak.
Dangalak (Dilimize Ermeniceden geldiği sanılan bir kelime.) «Kalın kafalı, budala, akılsız, patavatsız (kimse).» Bunun bir de zarfı vardır, dangadak: «Birden, ânî olarak, karşısındakinde bırakacağı etkiyi hesaba katmadan (söylemek, cevap vermek).»
Şimdi size sorayım:
– Biri isim, biri zarf olan şu son iki kelime, ben dilimi tutamayarak söylediğimde ve bugünlerde, size kimi hatırlatıyor?
Düşünün diye söylüyorum. Sakın yüksek sesle ve belli biri hakkında tekrarlamayın!