Biz kimden korkuyoruz baba?

Kime oy vereceksiniz sualine daha çok, «Bir defa falan partiye oy vermeyeceğim kesin» cevabını alıyorsanız, durup düşünmek lazım; insanlarımızın çoğu niye böyle meseleyi tersinden alıyor, diye?

Kime oy vereceksiniz sualine daha çok, «Bir defa falan partiye oy vermeyeceğim kesin» cevabını alıyorsanız, durup düşünmek lazım; insanlarımızın çoğu niye böyle meseleyi tersinden alıyor, diye?
Cevaplardan çıkarılabilecek bir diğer sonuç seçmenin isteksizliği. İhmalle suçlanmaktan çekinmeseler, bana çoğu, «Ben bu seçimde oy kullanmayacağım. Oy vermeye değer bir parti göremiyorum» diyecekmiş gibi geliyor.
A&G Araştırma'nın Milliyet için yaptığı, seçim öncesinde eğilimler anketinin hemen de ilk suali şu oluyor: «AKP ile ilgili bir endişeniz var mı?»
Seçime katılan partiler hakkında, sorun bakın eşinize dostunuza, ne düşünüyorsunuz, diye. Aynı yönde, yani «Baksana şişenin yarısı yarısı boş» anlamında cevaplar alacaksınız.
– AKP yobazların, gericilerin partisi. Kamuflaj yapmaya çalışıyor.
– CHP'ye aşırı laikler ile cumhuriyetçi bürokratlar oy verir. Ama benden alamaz.
– MHP, modası geçmiş milliyetçi.
– DP, Türkiye'yi kurtarmak Mehmet Ağar'a mı kaldı?
– Ya bağımsız adaylar? Dünyanın herhangi bir yerinde hayalperest aydınlar ile etnik farklılıklara dayalı siyaset yapanların, bırakın başarılı olmayı, iktidara gelebildiklerini gördünüz mü?
Gene Milliyet'te (27 haziran) Miraç Zeynep Özkartal'ın bir haberini okudum; Herkül Millas'ın düşüncelerini aktarıyor. (Millas, Atina Üniversitesi'nde türkoloji hocalığı yapan İstanbullu bir Rum aydınıdır.) Diyor ki:
– Ayrımcılık önyargı gibidir, bilincine vardığımız an yok olur. Karşı tavır, insanları olduğu gibi kabul etmektir. Biz insanları «ötekileştirirken» kendimizi de marjinalleştiriyoruz. Ayrımcılığın paranoyak bir yanı da var.
Seçimlerden endişeliyiz, derken aklıma Perihan Mağden'in yeni kitabının adı geliyor:
– Biz kimden kaçıyoruz anne?
Benzer bir sual dilimin ucunda, bir cevap veren çıkar ümidiyle soracağım:
– Kuzum biz neden ve kimden korkuyoruz?
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ferşat Ballı)

  • «Güler, interneti kitledi» (Hürriyet-Kelebek, 22 haziran). Doğrusu «kilitledi» değil mi?
    – Kitlemek diye bir fiil yok. Siz haklısınız.
    Adlar
  • Üzerinde aday adı veya adları yazılmış olarak seçim sandıklarının yanında bulundurulan basılı kağıtlara oy pusulası denir. Bugüne kadar denirdi, demek daha doğru olur.
    Bu seçimde bağımsız aday sayısı fazlaca olduğu için (54 aday) liste uzadı. Basılı kağıtların boyutunu da büyütmek gerekmiş. İstanbul'da 88x20 santimlik olanı bile var.
    Pusula, hangi sözlüğe bakarsanız bakın, «Üzerine kısa bir not yazılmış küçük kağıt» demektir. 2007 seçimlerinde kullanacaklarımıza yeni bir ad bulmak lâzım.
    Eni boyu küçük olmak gereken bir şey büyük tutulmuşsa çarşaf gibi deriz. Yeni hazır oy listelerimize de, mesela oy veya aday çarşafı, diyebiliriz.
    Ne diyebilirim oltacılara...
    Yeryüzünde kendimi en çok evimde, yurdumda hissettiğim yerdir Boğaziçi. En çok da, Beşiktaş Hayrettin İskelesi'nden Rumelihisarı rıhtımındaki fenere kadar olan kıyı boyu.
    Bugün Boğaziçi'nin en işlek yoludur bu kıyı yolu. Kıyıdan yürümeyi sevenlerin -eski deyişle- gözde mesiresi. Bu cânım yol boyuna rampa etmiş, müşteri bekler veya satılık tekneleri, seyyar balık lokantasına dönüştürülmüş takaları gördükçe tepemin attığını bilirsiniz, söyledim size. Yol ile Boğaz arasında çirkin bir tahtaperde gibidir bu tekneler.
    Kimbilir kaç kere yazdım şikâyetimi. Dikkate alındı diye teşekkür ettim. Hazır elleri değmişken, bu sefer de Kuruçeşme'deki Cemil Topuzlu Parkı'nın rıhtımını işgal edenleri oradan uzaklaştırabilirler mi diye, geçen gün yeniden ricada bulundum.
    Ve okurlarımdan Yıldız Nuriye Hanım'dan bir mektup aldım. «Benim de dikkatimi bir başka şey çekti son zamanlarda. Denize ulaşılabilen sahillerde (adım atmak neredeyse mümkün değil) sanki tüm şehrin erkekleri toplanmış, hepsinin elinde bir olta, arkalarında kovaları, yerde sağa sola attıkları olta ipleri... Bunların üzerinden inanın zıplayarak geçmek zorunda kalıyoruz, hem de kafamıza bir olta saplandı saplanacak korkusuyla. Tehlikenin birini bertaraf ederken bir başkası başladığı için, inanın o güzelim kıyıların, denizin, temiz havanın keyfine varamadan yorgun bir şekilde evimize dönüyoruz.
    «Sahilde yürüyüşe çıkanlara, balık tutanların fena bakışları da cabası (Üsküdar sahili hep bu durumda). Bu bir yola, yordama konulamaz mı? İnanın, balık tutanlar oradan geçenlere kötü kötü bakmasalar, ben bu kadarına bile razı olacağım.»
    Ben daha çok Kuruçeşme'den nihayet Rumelihisarı vapur iskelesine kadar olan rıhtımı görüyorum. Evet, Akıntıburnu'nda deniz tarafı kaldırımından geçmek zor oluyor. Bebek'e yaklaşırken de öyle. Yıllardır gelir geçerim, göz aşinalarım var. «Rasgele!» demeyi hiç ihmal etmem.
    O kıyı kaldırımından ömründe eli oltaya değmemiş insanlar da geçiyor, Yıldız Hanım. Şikâyetinizi anlamıyor, size hak vermiyor değilim. Ama n'olursunuz benden, Boğaz kıyısı balıkçıları aleyhinde yazmamı istemeyin! Ben, elinde ilkel bir kamış veya bir sopanın ucuna bağlanmış çatalla, bundan 70 yıl önce o kıyıda balık avlayanlardan biriyim.
    Sizden rica etsem, yanlarından geçerken balıkçılara, güler yüzle «Rasgele!» demeyi de dener misiniz?