Biz ne zaman uyanacağız?

Dünkü gazetelerimize önce bir göz attım. Aradığım; «7 şubat 2007 çarşamba günü, masamdaki 22 günlük gazeteye göre, ülkemizin ve dünyamızın haber protokolunda hadiseler ve meseleler nasıl sıralanmış?» sualinin cevabıydı.

Dünkü gazetelerimize önce bir göz attım. Aradığım; «7 şubat 2007 çarşamba günü, masamdaki 22 günlük gazeteye göre, ülkemizin ve dünyamızın haber protokolunda hadiseler ve meseleler nasıl sıralanmış?» sualinin cevabıydı.
Bir numaralı hadisemiz Hrant Dink cinayeti, meselemiz de bu hadisede derin devletin rolünün ne olabileceği idi. Dokuz gazetenin manşet haberi.
Ondan sonrası alabildiğine çeşitleniyor. Gazeteleri okuma sırama göre aldığım notlara bakınca, Hrant Dink hadisesini manşetten indirmiş olan gazetelerin dün büyütme ihtiyacı duyduğu haberler de şunlardı:

  • Fuhuş çetesinde üst düzey bir hâkimin de yer aldığı anlaşıldı.
  • Eşini dövene yarım maaş cezayı öngören iş sözleşmesi.
  • Dışişleri Bakanı A. Gül'ün Beyaz Saray temasları.
  • İst. Em. Md. Celalettin Cerrah hakkında soruşturma yapılıyor. (Aslında bu da Hrant Dink haberlerinden sayılır.)
  • AB ülkeleri nihayet PKK'ya karşı harekete geçiyor.
  • Bir kumarhanede hesaplaşma. İki ölü.
  • Cumhurbaşkanı Sezer Petrol Kanunu'nu veto etti.
  • Vatandaşın bütçesine yansıyan enflasyon üç haneli.
  • Mescid-i Aksa'yı tehdit eden kazı.
  • Başbakan Erdoğan'ın milliyetçilik anlayışı.
  • Hazır giyim sanayiinin ihracat atağı.
  • Halkbank'ın satışından vazgeçildi.
  • MHP Gl. Bşk. Devlet Bahçeli, «Erdoğan PKK ile ağız birliği ediyor» dedi.
  • 14 yaşındaki Abdullah, enkaz altından 35 saat sonra sağ çıkarıldı.
  • Başbakan «Afrika insanına yardım edelim» derken, DSP Bşk. Zeki Sezer «Sen önce kendi insanına bak!» dedi.
    *
    Benim aradığım, karar mevkiinde olsam hiç tereddütsüz manşete çıkaracağım haber, mesela Radikal'in 13'üncü sayfasındaydı: «Hükûmette küresel ısınma alarmı».
    Sera gazı yaymadaki artış sıralamasında en başta gelen Türkiye'nin (asla bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya bulunmadığını söylemeye özen gösteren) üç bakanı, eşzamanlı basın açıklamasında daha çok alınması iyi olacak tedbirlerden söz etmeyi uygun bulmuşlar.
    Bir yanında Tarım Bakanı Mehdi Eker, bir yanında Enerji Bakanı Hilmi Güler bulunan Orman ve Çevre Bakanı Osman Pepe'nin tavsiyeleri arasında şunlar da vardı:
    – Elektrikli ev aletlerinde az enerji tüketen modelleri seçin!
    – Tasarruflu ampul kullanın!
    – Çamaşır ve bulaşık makinelerini iyice doldurduktan sonra çalıştırın!
    – Mutfakta düdüklü tencere, tuvaletlerde akıllı klozet kullanın!
    Fazla uzatmayayım değil mi, Pepe'nin «zihni açık» bir bakan olduğunu zaten biliyorsunuz.
    Bu üç bakan bana, halkı aydınlatma ihtiyacından çok, «Bu küresel ısınma haberleri moral bozup piyasayı da etkilemeden önleyecek bir açıklama yapın!» uyarısı üzerine harekete geçmişler gibi geldi.
    Merak ederim, vahim, evrensel, herhalde dünyamızın ve insanlığın başına bundan önce gelmişlerle ölçülmeyecek kadar önemli, hayatî bir tehlikeyi, belki de önlenemez bir akıbeti ne zaman ciddiye alacağız.
    Ortada bir belirti yok.
    Dayakçı kocaya para cezası
    Her zaman gazeteci «uzman» değildir dersin, ama işte sen de uzmanlık alanlarına, halka açık bir parka girer gibi giriyorsun, demeyin. Alınmış bir tedbir ile verilmiş bir karar hakkında, vatandaş olarak düşündüğümü söyleyeceğim.
    Yargıtay 9. Ceza Dairesi, trafik kazalarında biri Bursa'da babaannesinin, diğeri Samsun'da üvey kızının ölümüne sebep olan iki sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını bozmuş. Gerekçe «Çektikleri vicdan azabı ve uğradıkları mağduriyet yeterli cezadır» düşüncesi.
    İki sürücüye verilen ceza ikişer yıl hapismiş. İki ceza da ertelenmiş imiş. Ama (aslında) suçlu bulunan ikili, Yargıtay'dan mahkûmiyet cezalarının kaldırılmasını, yani sicillerine geçmemesini istemişler. Yargıtay da onlara hak vermiş. Ona bir diyeceğim yok. Vicdan azabı kıstasına da katılırım. Kazaya sebep olanların yerinde olsam, ben bu müracaatı yapabilir miydim, diye düşünmedim, diyemem.
    *
    Bu diyeceğim, bir mahkeme kararına dair değil. Şanlıurfa'nın Viranşehir Belediyesi iş sözleşmelerine alışılmadık şartlar koymuş. Genel-İş Sendikası da bu şartları benimsemiş.
    1. Eşine şiddet uygulayan erkek personelin ücretinin yarısı kesilerek, şiddet mağduru (dayak yiyen) kadına verilecek.
    2. Kız çocuğunu okula göndermeyen personele, erkek çocuğu için yapılan yardım kesilecek.
    İkinci şartı anlıyorum, kız çocukları okula gönderilsin diye düşünülmüş. (Kız çocukları için 175 de, erkek çocukları için niye 150 YTL?)
    Birinci şartı (cezayı mı desem, mükâfatı mı?) anlamak pek kolay değil. Adam saydığınız mahlûk eşini dövmüş, kadını rapor alabilecek kadar hırpalamış ki siz de erkeğin yarı ücretini kesip kadına vermişsiniz.
    Kadıncağız cebinde o para ile evine döndüğünde başına gelecekleri de düşündünüz mü?
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Tuncer Kırhan)
  • Hürriyet'in 4 şubat Pazar ekinde «FUTBOLCU WİVES» diye bir başlık vardı. Doğrusu FOOTBALERS WİVES değil midir?
    – «Futbolcu eşleri»yse amaç, sizin yazdığınız doğruymuş. Bence doğru değil, Türkçe gazetede İngilizce bir tamlamanın ne işi var?